Ana içeriğe atla

ATEİZM ( III )

Spontane (kendiliğinden) ateistlere bir önceki yazımızda değinmiştik.
'Peki bu tip ateistleri, diğer ateistlerden ayırmaya kalksak, hangi kriterleri esas almamız gerekir?..' deyip yazımızı sonlandırmıştık.
Yani neye dayanarak şu şu şu kişiler spontane ateisttir diyebiliriz ?
Bugün kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Kanımızca, spontane ateistler en fazla batı ülkelerinde vardır.
Neden ?
Uygar (!) batı ülkelerinde yaygındır diyebiliriz çünkü :
Modern batı toplumlarında yaşayanlar, hayatın hemen hemen her alanında bir çok özgürlüğe sahiptirler.
Yani Türkiye’ye göre, bir çok konuda herhangi bir kısıtlanma yaşanmadığı aşikârdır.
Homoseksüel evliliklerin yasal olduğu bir ülkede, insanların hangi otoriteye ya da hangi dinsel ya da ahlaki kısıtlayıcı bir yaptırıma tepki olarak ateizmi seçtiğini söyleyebiliriz ?
Tabii ki hiç birine.
Yani tersten söyleyelim.
Bir ülke düşünün.
Örneğin kapitalizmin egemen olduğu ve 'radikal sol' (marxism/komünizm) kavramının adının bile geçmediği X Avrupa ülkesi olsun.
Eşcinsel erkek erkeğe evliliklerin devlet eliyle resmileştirildiği ve yasallaştırıldığı bu ülkede, dinsel ya da ahlâki kısıtlamadan dolayı bir kimsenin tepki olarak ateizme yöneldiğini söylemek çok zor olacaktır.
Bu kişinin siyasal bir yönelimi de olmayacaktır. Çünkü ‘radikal sol’ un (komünizm) adı bile geçmiyordur.
Yani uygar bir batı toplumu portresi olarak algılanan, herhangi bir Avrupa ülkesinde yaşayan bir kişinin, özenip, taklit edeceği sözde daha uygar bir ülke var mıdır ?
Yoktur tabii ki.
O kişi eğer ateizmi seçmişse, hiç kimseye ya da herhangi bir dini, ahlâki kurala başkaldırmak için seçmemiştir. Çünkü zaten yaşadığı ortam ona yeterli özgürlüğü tanımaktadır.
İşte böyle bir durumda kişinin hiçbir etki altında kalmadan, mizacının ve metabolizmasının etkisinde ateizmi seçtiğinden bahsedebiliriz.
E zaten yaşadığı coğrafya, vatandaşı olduğu ülke de, dünyanın bir çok ülkesi tarafından ‘ileri’ bir ülke olarak da tanımlanıp, uluslar arası arenada ‘modern’ bir ülke imajını yakalayabilmişse, o ülkenin vatandaşında bir aşağılık karmaşası (kompleksi) veya daha iyisine taklit dürtüsünü bulamazsınız.
Çünkü bizzat kendisi taklit edilen, imrenilen bir pozisyondadır.
İşte bu kişilerin tanrı tanımazlıklarından bahsederken, diğer iki gruptaki gibi ideolojik bir saplantıdan, ya da sosyolojik olarak yaşadığı bir aşağılık duygusunun ateizm olarak dışa vurumundan bahsedemeyiz.
Bu sebeplerin ışığında, ülkemizde yaşayan ateistlerden kahir ekseriyetinin (ezici çoğunluğunun) diğer iki tip ateist sınıflandırmasına girdiğine inanıyorum.
Biz de ateist bol, ama spontane ateist fazla yok gibi görünüyor.
Bir sonraki yazımızda, iki numaralı başlığımıza, ideolojik faktörlerin etkisinde gelişen felsefi ateizme değineceğiz...
Selâmetle...
Posted by Picasa
5 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...