Ana içeriğe atla

ATEİZM ( IV )


2.İdeolojik Faktörlerin Etkisinde Gelişen Felsefi Ateizm :

Başlıktan da anlayabileceğiniz gibi, bireyin ateizmi seçmesinde temel etken ve dayanak tamamen sahip olduğu siyasal ideolojisidir. Pek tabii ki de nihai olarak ilk akla gelen marxizmdir. (komünizm)
Zaten benim asıl vurgulamak istediğim, ne marxism eksenli gelişen ateizm sorununa neşter vurmak, ne de eski Yunandan beri, örneğin, Platon’ dan bu yana tartışma konusu olan idealist, materyalist kavgasına son noktayı koymak.
Sadece ateizmi tercih eden bireyleri, bilimsel bir tasnife tabii tutmak. Bunun sonunda da kimin neden, ne şekilde inkâr ettiğine dair bir sonuç ortaya koyabilmek. Ve pek tabii ki yazı dizisi bittiğinde, ateist insanları rahatlıkla analiz edebilip, anlamlandırabilmenizi sağlamak...
İdeolojik faktörlerin etkisinde gelişen ateizmde, asıl olan bireyin sahip olduğu siyasi görüşüdür. Yoksa aslında, ilk anda bireyin ateizmle pek bir ilgisi de yoktur. Yani kişi spontane ateist olmadığı gibi belki de inançlı birisidir. Materyalizm, ateizmi işaret ettiği için, marxist kuramı (komünist teori) savunan birisi de otomatik olarak ateist olmaktadır.
Bu görüşümü şöyle ispatlayabilirim : Evet, ateizme giden yoldaki bu temel dinamik, bizzat materyalizmin kendisinden doğmaktadır. Yoksa marxizmin, hak adalet, emek ve alın teri gibi argümanları (sav/tez) ilk anda herkesin kulağına hoş gelir. Ve normal koşullarda bu kişiler ilk anda ateist de değillerdir.
Çünkü zaten normal koşullarda bu kavramların kulağına hoş geldiği bir kişi, ilk anda ateizmi seçmek durumunda da değildir.
Materyalizm ona sadece dayatır, o da mecbur kalır tercihini yapar. Çünkü marxist teori onu işaret etmektedir.
Ona, ateizmi işaret etmektedir. İşte bir etki altında tercih edilmiş ateizme en somut ve en güzel örnektir, ideolojik faktörlerin etkisinde gelişen ateizm.
Toparlarsak, marxist ideolojiyi seçen bir kişi ateizmi seçmek zorunda bırakılmaktadır. Nitekim Nikolay Buharin, Komünizmin ABC ’ si adlı kitabında, marxistlerin tanrı tanımaz olmaları gerektiğini, eğer böyle davranmazlarsa ve bu şekilde düşünmezlerse, hiçbir zaman komünist olamayacaklarını vurgulamaktadır. Bakın buradan bile anlayabiliriz ki, bir çok marxist çoğunlukla ilk anda ateist değildir. Kişiler önce marxizmin emek, alınteri, adalet, hak gibi kavramlarını seçiyorlar, beğeniyorlar daha sonra ise, komünist teoriyi taramaya başladıklarında, başka bir gerçeklikle, ateizmi kabullenmelerinin ideolojik zorunluluğu gerçeğiyle karşılaşıyorlar.
Marxist (komünist) teorideki ateizmin dayandığı genel prensip şudur : Kitleler yaşadıkları hayatın Allah’ın çizdiği bir kader olmadığına inanırlarsa isyan duyguları daha rahat tetiklenebilecektir. Çektikleri maddi sıkıntıların, gelir dağılımındaki adaletsizliğin kaynağının yüce yaratıcının mukadderatı olmadığına inandırılırlarsa, kapitalistlerin servetlerinde kendilerine ait bir hakkı daha rahat görebileceklerdir. İşte marxist teoride, din kavramı, yani Allah’ın varlığı bu teorik temellerden ötürü inkar edilmektedir.
Zaten komünizmin kurucusu Karl Marx’ ın 'din halkın afyonudur' demesi bu mantık üzerine kurgulanmıştır. Ona göre din, proleteryayı (işçi sınıfını) uyuşturacak ve kapitalistlerin her türlü sömürüsüne baş eğilmesine sebep olacaktır. Bu satırları okuyan sizler, yine bu satırların sahibinin, burjuvazinin ( üretim araçlarını ellerinde bulunduran sermaye sahipleri / kapitalistler ) borozanlığını yaptığını düşünmeyiniz. Biz de bir çokları gibi, gelir dağılımındaki adaletsizliğe ve insanlar arasındaki eşitsizliğe karşıyız, ancak bu tip sorunlar için ateizmi bir çözüm olarak görmemekteyiz.
Hülâsa , ideolojik faktörlerin etkisinde gelişen felsefi ateizmde, kişi ilk anda ateist değildir. Tamamen seçtiği ideolojinin mutfağında böyle bir yemek piştiği için ateizm çanağına kaşığını uzatmak zorunda kalmıştır. Bir sonraki yazımız 'sosyolojik faktörlerin etkisinde gelişen patolojik ateizm' de , yazı dizimiz sonlanacak, film kopacaktır... Bekleyiniz... Selâmetle...

4 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...