Ana içeriğe atla

ATEİZM ( V )

3.Sosyolojik Faktörlerin Etkisinde Gelişen Patolojik (Hastalıklı) Ateizm :
En ilginç ateist guruptur. Patolojik yani hastalıklı ateisttirler. Çünkü tercihlerinin temelinde zihinsel aktivitelerinin yetersiz çalışması ve aslında kendilerine güvensizlikleri yatar. Asıl amaç farklı görünmek ve marjinal olmaktır. Peki seçilen yol tutarlı mıdır derseniz, tabii ki hayır.
Tamamen bir taklit, özenti ve riyâ vardır ateizmlerinde. Nasıl ki teistlerin (Allah’a inananların) sahtekar olanları varsa, bunlar da ateistlerin sahtekar olanlarıdır.
Ateizmi seçmelerine gerekçe olarak da, uzun uzun bu konular üzerine düşündüklerini ve bu kararı verdiklerini söylerler.
Çünkü 'denizlerin mürekkep, ağaçların da kalem olsa', anlata anlata bitiremeyecekleri, hakkında yüzbinlerce ciltler yazılabilecek ilahi boyuttaki bir konunun üzerini, hiçbir dua bilmeden ya da hiçbir dini içerikli, manevi boyutları olan kitap okumadan bir kalemde çizeceklerdir.
Tabi sırf bu imajdan kurtulmak için 'ben Kur’anı bile okudum' argümanını da öne sürenler olabilecektir. Sıra dışı olma işini, en kolay, en ucuz ve tabii ki sıfır maliyete kapattıklarını sanırlar. Çünkü onlara göre, inkârın bir maliyeti ya da bedeli yoktur. En azından bu dünyada ! Düşünsenize, tek yapacağınız O’nu inkar etmek.
Gerisi kolay.
Özel bir çaba sarf etmenize de gerek yok. Toplumun büyük çoğunluğunun kutsalını red ederek, gerçekten de bir anda amacınıza ulaşmış oluyorsunuz.
Farklı düşünen ve farklı yaşayan birisi oluyorsunuz.
Yerkürenin işaret ettiği doğu toplumlarından birinde yaşamanın yaşattırdığı yoğun aşağılık kompleksi hakimdir bu tiplere.
Çünkü sürekli batıya ve onun değerlerine hayranlık vardır bunlarda. Televizyonların onlarca kural dışı yayın yapmaları, batılı yaşam tarzının tüm ülkeye bir karabasan gibi çöktüğü bugünkü Türkiye bile, onları bu aşağılık karmaşasından (kompleksi) kurtaramaz.
Türkiye bir doğu toplumudur nihayetinde ve bu red edilerek batıya yönelinmelidir.
Keşke batının teknolojisini falan alsalar, ama öyle değil.
Yani o muasır medeniyetle falan bir ilgisi de yoktur bu kişilerin.
Tek dertleri yaşadıkları coğrafi bölgenin, yani Türkiye’nin değer yargılarına, gelenek ve göreneklerine karşı çıkmaktır.
Yani aynı zamanda nihilisttirler de...
Her hareketlerinde kontrollüdür bu tipler. Acaba bu davranışımda oryantal (doğuculuk) karışımı bir arabesk var mıdır diye dur durak bilmeden düşünürler.
Hele ki, hızlarını alamayıp, değil İslamiyeti, Allah’ı bile red etmelidirler ki, fundemantalist (kökten dinci) katolikleri ya da yahudileri de bir anda sollayıp, tam modern ve çağdaş olabilsinler...
Birinci grup ateistlerdeki kendiliğindenlikten, ikinci grup ateistlerdeki ideolojik saplantıdan müteşekkil ateizmden sonra...
Onlar da böyledir işte !
İnanılmaz ve tanımlanamaz bir özenti düşkünüdürler. Yerel olan her şeyden bir eziklik duyulmaktadır ve duyulan bu eziklik,tanrıtanımazlıkla ikâme edilerek, (yer değiştirilerek) zihinsel planda geriye atılmaktadır. Bu şekilde mutlu olacağını düşünen kişi, birinci ve ikinci ateist gruptakiler gibi, kendilerince de olsa, tanrıtanımazlıklarının felsefi altyapısını oluşturamadıklarından ve oluşturacak fikri zerafete ve mental kapasiteye de zaten sahip olmadıklarından, konu hakkında kendilerini savunmaya başladıklarında da gülünç duruma düşerler. Yerel olan tüm değerlerin aslında bir parçası olduklarını biliyor olmalarının verdiği eksikliğin yarattığı yoğun yetersizlik duygusu, bilinen en basit gerçeği bile saçma sapan argümanlarla red etmelerine sebep olur.
Bu kişilerde asıl olan, ateizm değildir. Tanrıtanımazlığı seçmek bir araçtır onlar için. Kendilerini farklı kılmak adına, sosyal bir masturbasyondur asıl gayeleri.
Bu ne demek ?
Bu şu demek; yaşadıkları ülkede, yani Türkiye'de İslamiyet hakim olduğundan, zincirin bir halkası olmaktan ürkmektedirler. Dikkat edelim lütfen, ideolojik bir söylem değil bu söylediğimiz.
Yanlış anlaşılmasın.
Türkiye’ ye İslamiyetin hakim olmasından kastettiğim yüzde doksandan fazlasının kimliğinin din hanesinde İslam yazıyor olmasıdır...
Aslında mesele o kadar basit ki.
Bu tip ateistleri, herkesin ateist olduğu bir yere gönderin. Sırf farklı olmak için ikinci gün 'tebliğ' e başlayacaklarından ve insanları 'hidayet' e davet edeceklerinden yani bu sefer de azılı bir teist olacaklarından emin olun.
Bu seferde 'tebliğ' işine koyulmayı 'taltif edilmek' (yükseltme) olarak algılayacaklardır.
Eğer bu yazıyı okuyan siz, bir 'teist' iseniz, 'ateist' lerin varlığı sizi asla ürkütmesin. Çünkü onlar, yüce yaratıcının nezdinde kıyamete kadar zaten 'kalpleri mühürlenmiş' olarak kalacaklardır.
Yok eğer 'ateist' iseniz, lütfen bizler gibi 'teist' lerin varlığı ve sizin için düşüncelerimiz de sizleri rahatsız etmesin, çünkü sizlerin varlığı bizi o kadar da rahatsız etmiyor.
Yazı dizimizi burada sonlandırıyoruz ve kardeşçe yaşamaya devam edelim, bu bize yeter diyoruz.
Selâmetle... Posted by Picasa
5 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...