Ana içeriğe atla

BUHRAN ( I )

Bazı insanlar vardır.
Hayata karşı ne bir duruşları, ne de özgün tavırlarla donanmış bir bakışları vardır.
Sabun köpüğü gibi yaşarlar hayatı. Ne okur ne de yazardırlar. Ucuzluk ve basitlik işlerine gelir.
Zihnin, akıl yürütme gibi fonksiyonlarını lüzumsuz olarak gördüklerini beyan etmekten hiç sakınmazlar.

Olayı hemen meta ilişkileri bağlamında değerlendirip, 'önce karnın doyması' gerektiğinden bahsederler. Sanki fikir meseleleri ile uğraşan ve düşünce üreten insanlar çok yüksek aylık maaşlarla çalışan kişilerdir…
Ya da her biri işveren pozisyonunda ahkâm kesen burjuva kalıntılarıdır…
Esasen bu durum, zihinsel uyuşukluklarına meşruiyet (yasallık, legalite)kazandırma girişiminden başka bir şey değildir. Uyuşmuş zihinlerini uyandırma işi, çaba,emek ve beyin gerektirdiğinden, bu 'zor'un altına girmekten çekinirler.
Mazeretleri de öyle rasyonel (akılcı) temelde değil, sudan sebepler üzerinde geliştirilmiştir. Zaten dört başı mamur bir mazeret üretecek yeterlilikte olsalar…
Peki insanların bu şekilde şuursuz olması uzun vadede kime zarar verir ?
Her koyun kendi bacağından asılır mı diyeceksiniz ?
Bütün koyunların mezbahaya götürüldüğünü düşünsenize o zaman...
Düşünemeyen bu tip insanlar aslında kendilerine zarar vermezler. Bizlere, bizim gibilere, bu satırları okuyan sizin gibilere zarar verirler.
Bu satırları okuyan sizin gibiler diyorum, çünkü o tipler bu tarz yazıları okuyacak sayfalara tesadüfen bile gelmeyecekleri gibi, kazayla yolları buralara kadar düşmüş olsa da, yazının buralarına kadar gelecek fikri olgunluğa ve sabıra sahip de değildirler.
Düşünen insanlar olarak bizler, dışarıdan bu tip adamlara baktığımızda 'vah yazık, koyun gibiler' der ve belki de onlara acırız.
Ama düşünmeyi gerçekten biliyorsak, önce kendimize acımalıyız. Neden ?
Bu tip insanların sayıca fazla olması durumunda, zarar görecek olan onlar değil, bizler olacağızdır çünkü...
Onlar zarar görmeyecektir, çünkü hayattan anladıklarını zannetikleri değerler başka olduğundan, sürükleneceğimiz olası bir toplumsal buhran, onlarda öyle pek de derin izler bırakmayacaktır.
Yani onlar yüzünden acıyı biz mi çekeceğiz ?
Maalesef.
Kişilerin ayrı ayrı sahip oldukları toplumsal duyarsızlıklar kendilerine doğrudan zarar vermese de, bu sahip olunan duyarsızlıklar dalga dalga kitlesel boyuta ulaştığında bundan toplum zarar görür.
(zarar' ı sağ tıkla, hedefi farklı kaydet)

Selâmetle…

16 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…