Ana içeriğe atla

HÜZÜN

17 yaşındaki genç çocuk, tarihi lisenin koridorlarında tüm sınıfları tek tek geziyor, sınıf temsilcileriyle görüşüyordu…
O akşam okul çıkışı yapılacak büyük yürüyüşü organize etmeye çalışıyordu.
3 Mat A’ dan, Mat B’ye…Mat C’ ye…
Son durak kendi sınıfı 3 Mat H’ dı…
Artık bu okula kızlar da gelecekti…
İş bu sebeple, acaba biz mezun olduktan sonra bu yürüyüşler ya devam etmezse endişesi vardı içinde…
Bir Haziran ayıydı.
Yıl 1992 idi…
Yer Ortaköy / İstanbul’ du…
Lisede okurken 4 yıl boyunca yaptıkları yürüyüşlerin en geniş katılımlısı olmalıydı bu yürüyüş.
Her şeyi kusursuzca organize etmeliydi…
Ortaköy’de okulun kapısından başlayacak, Çırağan’ın önündeki tarihi köprüden sonra Beşiktaş Halk Pazarının önündeki üst geçide kadar sürecekti bu sefer.
Son Cuma’ydı.
Artık veda vakti gelmişti…
Hepsinin gözleri yaşlıydı…
Onların üzüntüsü klasik lise mezuniyeti üzüntüsü gibi olmayacaktı…
Bir iki yıl sürmeyecekti yani… Bunu daha o zamandan biliyorlardı.
Yaşamayı öğrenmişlerdi orada…
Ayrıcalıklı yaşamayı…
Kaliteyi…
Dürüstlüğü.
Mayaları sağlamdı.
Son ders zili çaldı…
İstiklal Marşı okundu…
Ve sonra organizasyon kusursuzca işlemeye başladı…
İstendiği gibi de sonuçlandı…
Çırağan Sarayı’nın önündeki tarihi köprüde yine meşhur üçlü çekildi…
Yollarda, caddede, kaldırımlarda, tarihi duvarlarda hep aynı ses yankılanıyordu…
Kimleri mezun etmemişti ki bu okul ?

Yıllar geçti.
04 Haziran 2006 Pazar günü, o günkü genç çocuk, bugünkü genç adam baktı ve gördü ki,
her şey aynı ve hiçbir şey değişmemişti…
Yıllar önce boşuna endişe etmişti yani.
Seneler öncesini hatırladı…
Gözlerinden sadece birkaç damla mutluluk yaşı süzüldü…

Hüzünlendi...

Birileri, onların bıraktığı bayrağı, daha ileriye götürmüştü çünkü…
Hem de çok
ileriye
Dünyada eşi olmayan, başka hiçbir okula nasip olmayan bir şeydi bu.
Selâmetle…

30 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...