Ana içeriğe atla

İĞNE VE ÇUVALDIZ

İş başvuruları sebebiyle özgeçmiş hazırlama uzmanı olan genç arkadaşlar daha iyi bilir.
Orada bir de yabancı dil bölümü vardır. Hani doldursak mı doldurmasak mı, ya da ne yazsak diye tereddütte kalabiliriz bazen.
Intermediate...
Pre / Upper intermediate ?...
Yani level (seviye) hikayesi böyle uzar gider.
İşverenler, istihdam edeceği kişilerin yabancı dil bilip bilmemesine çok önem verir. Bazen, sektörleriyle doğrudan ilgili olmasa da yabancı dil bileni tercih ederler.
Bir yapı marketi düşünün…
Sanayi bölgesinin tam ortasında olsun…
İhracat ya da ithalatla da uğraşmasın, sadece iç piyasayla ilgileniyor olsun.
İşveren ise önüne gelen iki ayrı özgeçmişten, yabancı dil bileni tercih ediyor.
Çünkü şöyle düşünüyor: ‘ Bildiği yabancı dil, i
şime yaramasa da, bu daha akıllı ya da kapasiteli, baksana bir yabancı dil biliyor'...
İyi de, sevgili işveren !
Bu onun kapasitesiyle ya da zekasının nispeten daha ileri olmasıyla doğrudan ilgili değil ki.
Nispeten daha geri bir zekaya sahip kişiler de bu dili konuşabilirler.
Yani Türkiye’ de fransızcayı ya da ingilizce’yi akıcı konuşan birisi zeki ya da daha farklı bir kapasiteye sahip olduğu için bu dili öğrenip konuşuyor değildir ki…
Yabancı dil bilinmesine, yabancı dille eğitim verilmesine asla ve asla karşı değilim.
Olamam da.
Bilakis bunun tersini şiddetle savunurum.
Ancak, toplumda yabancı dil bilen birisinin, algılama kapasitesinin yüksekliği yönünden, dil bilmeyenlerden daha üstün olarak kabul edilmesine, ya da zımnen (üstü kapalı) öyle zannedilmesine karşıyım.
Bu işin zeka ile ilgisi falan yok.
Tamamen eğitim de ki fırsat eşitsizliği ile ilgili…
Çok zeki olmayan sıradan bir çocuğu da Birleşik Devletler’e dil öğrenmeye gönderirsiniz o dili öğrenir gelir.
Moğolistan’a gönderirseniz Moğolca, Çin’e gönderirseniz Çin’ce öğrenir gelir.
Yok Türkiye’de yabancı dille eğitim veren bir okula koyarsınız, o sınıfta örneğin Fransızca konuşuluyorsa, bir süre sonra nasılsa öğrenir.
Birleşik Devletlerde akıl hastanelerinde nispeten geri zekalı olanlar hangi dili konuşuyor sanıyorsunuz ?

Moğolistan ya da Çin’ de de aynı şekilde, nispeten geri zekalı olan biri veya bir deli hangi dili konuşuyor ?
İngilizce, Moğolca ya da Çin’ce yi elbette…
Ama aynı kişi, kimyadaki redoks tepkimeleri esnasında hangi tarafa OH (hidroksit), hangi tarafa H eklemesi gerektiğini bilemeyebilir.
Bunların anlatıldığı bir sınıfa konsa bile…
Yabancı dille eğitim veren okullara girmek için araç olarak, sıralama sınavlarında başarı gösterilmesi gereken durumları bu söylediklerimden vareste tutuyorum…
Hülâsa; fırsat verilirse konuşmayı bilen herkes bir yabancı dili öğrenebilir. Bir insanın yabancı dil bilmesi nispeten daha ileri bir algı kapasitesine ya da zekâya sahip olduğu anlamına gelmez.
Yani yurt dışına gitme şansı olmadığı için, ya da bir yabancıyla konuşup bir dil öğrenme fırsatı yakalayamadığı için yabancı bir dil bilmeyen kişiyi nasıl ki kapasite yönünden yetersiz olarak değerlendiremezsek,
hayatının herhangi bir döneminde yurt dışına çıkma şansını yakalayan veya yabancılarla uzun süre konuşabilmiş ve o dili akıcı bir şekilde konuşma fırsatını eline geçirmiş kişiyi de benzer şekilde, kapasite yönünden ileri olarak değerlendiremeyiz.
Fırsat eşitliği yaratıldığında yabancı bir dil öğrenme tamamen yaygınlaşabilecekken, aynı fırsat eşitliği diğer alanlarda, örneğin fizik, biyoloji gibi teknik ya da sosyoloji gibi bir sosyal bilim alanında yaratılsa bile homojen bilgi düzeyi yaratılamaz…
Bu satırların sahibinin havaalanında dış hatlar servisinde yıllarca çalıştığını, binlerce yabancı ile konuşma şansı yakaladığını yani bir
yabancı dil bildiğini de unutmayın…
Çuvaldızı bilmem ama ara ara iğneyi kendimize de batırmalıyız…
Yabancı dil bilen okurlar, sinirlenmeden, kasılmadan…
Hepinize iyi hafta sonları
Selâmetle…

post scriptum : üzgünüm yine fotoğraf giremedim...benle ilgili değildir. sistem arızası her hâlde.
20 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...