Ana içeriğe atla

MÜSAADE SİZİN

Daha çok annelerimiz babalarımızın dogmatik kontrolünde olduğumuz, bizlerin de daha minik olduğumuz zamanlarda, yurdum insanının bir saplantısı vardı.
O da şuydu :
Bir çocuk, okulda matematik derslerinde başarılıysa zekidir, yani zehir gibidir.
Yok eğer başarılı değilse vay haline…
Aksini hiç düşünmezler ve düşündürtmezlerdi.
Çocuk kafası işte.
Biz de zannederdik ki, “ulan zeki olmanın koşulu şu lanet matematik dersinden geçiyor, yoksa bize bu hayatta ekmek de yok, prestij de…”
Öyle düşünürdük ama bu doğru muydu ?
Eğer doğru değilse, bizim iyiliğimizi isteyen velilerimiz neden böyle yanlış düşünüyorlardı ?
Yahu insan beyni bu kadar basite indirgenemezdi ki…
Çok sonraları büyüdük.
Öyle sathi (yüzeysel) değil, maddeyi tüm hücrelerine kadar tahlil etme erginliğine ulaştıktan sonra…
Bir de baktık ki, bir
ilkokul mezunu bakanlık yapabiliyorsa, bir lise mezunu başbakanlık yapabiliyorsa, bu zeka işi garip ve farklı bir şey…
Demek ki yurdum insanı yanlış düşünmüş.
Zeki olmanın matematikle ilgisi var elbet ancak matematik bilmeyen, ya da ilgilenmeyen aptal mı oluyor ?
Öyle matematik bilmeyen insanlar tanıdım ki dünyayı parmağında oynatabilecek zekaya sahip…
E hani sizin matematikçileriniz ?...
Bir ressam sanat tarihinde ekol oluşturmuş…
Bir politikacı dünya tarihine yön vermiş…
Bir besteci klasiklerle neredeyse çığır açmış…
Bir yazar best seller olmuş kitaplara imza atmış…
Hiç birisi de üç bilinmeyenli denklem çözmeyi bilmiyor.
Büyüdük ve öğrendik ki, bu işin sosyal zekası var, soyut zekası var, mekanik zekası, duygusal zekası var…
Saymakla bitmiyor, çeşit çeşit var.
Ama görüyor ve biliyorum ki, yeni neslimiz o geleneksel düşünce kalıplarını çoktan yıkmış ve çoktan tasfiye etmiş.
Matematiği asla ve asla küçümsemem.
Bu zaten kendimle çelişmem olur…
Ama gerçekleri de unutmayalım…
Herkesin özel yetenek ve kabiliyetleri vardır.
Her insan ayrı bir dünya ve cevherdir.
Hele bu cevheri işlemesinin yollarını aramaya koyulmuşsa…
Onu kimse tutamaz…
Unutmayın ilgi duyduğunuz her ‘alan’ ‘konu’ aslında işlenecek bir cevherinizdir.
Sakın ben de bu cevher yok demeyin.
Ama eğer ısrar ediyorsanız, ya hâlâ fark edememişsinizdir ya da maalesef fark etmenize fırsat ve müsaade edilmemiştir…
Unutmayın :
Müsaade sizin !
Selâmetle…
post scriptum: anlayamadım. ancak 2.gün hâlâ fotoğraf giremiyorum ?
15 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...