Ana içeriğe atla

NE YAPMALI ?


Tıp fakültesini bitirdiniz.
Meşhur Hipokrat Yemininizi de ettiniz. Sonra kimi arkadaşlarınız göreve başladı. Sizse 'yok ben Tıpta Uzmanlık Sınavını’ da (TUS) kazanıp psikyatr hekim olarak göreve başlamak istiyorum' dediniz.
Günde ortalama 8 saat çalışma ile o iş de tamam.
Asistanlık, sonra akademik kurulda tezinizi de verdikten sonra uzman psikyatr hekim sıfatını aldınız.
Okudukça keyif alıyor, yeni şeyler öğreniyordunuz.
Mesleğin ilk yıllarında biraz zorlansanız da, ilerleyen yıllarda öykü aldıkça, artık hasta tiplerini tanımaya başladınız.
Psikyatri sözlükleri, yeni çıkmış kitaplar...
Artık insanları rahatlıkla sınıflandırabiliyor, hareketlerini, hareketlerine kaynaklık eden ruh profillerini bile sıfır hata ile teşhis edebiliyordunuz.
Amacınız, gelen hastaları rahatlamış bir şekilde evlerine, ailelerine, topluma geri göndermekti.
Bazen üzülerek 'bu hasta yatmalı' dediğiniz de oluyordu.
Ama sihirli bir cümle ile, hem hasta yakınlarını, hem kendinizi hem de hastayı rahatlatabiliyordunuz.
'Hastamızı bir süre hastanemizde misafir edeceğiz' her şeyi çözmüştü.
Bir gün otuzlu yaşlarda bir bayan hasta geldi.
İlk gördüğünüzde zaten bir anormallik olduğunu hemen fark etmiştiniz. Çünkü oldukça yorgun ve bitkin görünüyordu.
Evet şikayetimiz nedir ? diye sorduğunuzda hiç beklemeden elindeki kağıdı uzattı.
Baktınız ve yutkundunuz.
HIV pozitifti. HIV (+)
'Ben AIDS hastasıyım doktor bey' dedi.
Bekârdı.
Kırk beş dakikalık görüşmenin ardından, kadın erkek bütün insanlardan nefret ettiğini söyledi. Yaşamak da istemiyordu.
Bu sebeple de hastalığı yaymaktan kaçınmayacağını söylemekte bir beis (sakınca) görmüyordu.
Çalıştığı işyerinden ilişkiye girdiği insanların isimlerini bile verdi. Korunmalarına fırsat vermediğini söyledi.
Ama 'hastalığımı ve anlattıklarımı bir tek siz biliyorsunuz doktor bey ' dedi.
Dahili yönden bir teşhis koyamazdınız. Siz bir psikyatrdınız..
Zaten buna gerek de yoktu. Çünkü elinde yine sizin hastanenizden alınmış HIV Pozitif (+) raporu vardı.
AIDS hastasıydı.
Ama kırk beş dakika boyunca anlattıklarından , psikyatrik yönden major depresyondaki (maj. : belirgin, baskın )bir hasta ile karşı karşıya olduğunuz belliydi.
Hayattan hiç zevk almıyor ve yakında işini de bırakacağını söylüyordu.
Hasta , odanızdan ayrıldı.
Bütün bilgiler sizde kayıtlıydı. Elinizdeydi.
Hekim hasta görüşmesinin genel gizlilik ilkelerine göre hareket etmiştiniz bugüne kadar. Hastaya ait tüm bilgiler bir 'sır' idi ve kanuni bir zorunluluk olmadıkça hiçbir koşulda hiç kimseyle paylaşılamazdı.
Ama hastanın iş yeri, adresi ve ilişkide olduğu insanlar az çok belli olmuştu.
Ve birkaç dakika önce odanızı terk eden o kişi belki de bu gece başka bir kurbanına kendini sunacaktı...
Karar vermeliydiniz.
Hasta hekim görüşmesindeki genel gizlilik ve hastaya ait bilgilerin bir sır olması ilkesine göre mi hareket etmeliydiniz ?
Yoksa ölüm saçan bu kişinin bir şekilde deşifre olması yoluna mı giderdiniz ?
Evet, bu durumda ne yapmalıydınız ?
Selâmetle...
21 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...