Ana içeriğe atla

OKTAY TUNCER


Lisede okurken ünü diğer sınıflara taşmıştı. E daha 17 yaşındaydım. Neyin ne olduğunu daha tam bilmiyordum. Matematik bölümünde yoğun konsantrasyon gerektiren derslerle boğuşuyorduk.
Bizim dersimize gelmiyordu.
Bir gün kendisine gidip ‘ Hocam dersinize misafir öğrenci olarak katılabilir miyim ?’ demiştim.
‘Tamam olur’ demişti.
Sevinmiştim.
Bir dersine girme şansını bu şekilde yakalamıştım.
Ama ben onu hâlâ ‘sadece bir edebiyat hocası’ olarak biliyordum.
Mezun oldum.
Aradan yıllar geçti.
Şişli Migros’ da karşılaştığımızda uzun uzun sohbet de etmiştik.
Yeğeni olduğunu bildiğim İpek’ le üniversiteden de arkadaştık…
Ben hala zır cahil gezerken, geçtiğimiz yıllarda kütüphanemde basım tarihi oldukça eski olan S.Kemal Karaalioğlu’nun ‘Çağdaş Türk Şiirleri Antolojisi’ ni karıştırıyordum.
İçinde yüzlerce şair ve edebiyat adamının olduğu bir antolojiydi bu…
Nazım Hikmet, Hilmi Yavuz , Neyzen Tevfik’lerin olduğu bir şiir antolojisi.
Sayfaları çevirirken, O ismi gördüm.
Allah Allah isim benzerliği herhalde dedim.
Öyle ya, bu kitap ben de uzun zamandır vardı.
O kişi bu kişi olabilir miydi ?
Tamam edebiyat adamlığı tartışılmazdı.
Lisenin tarihine adını altın harflerle de yazdırmıştı.
Ve hatta bir otorite olarak kabul ediliyordu.
Ama ben onu sadece bir ‘edebiyat öğretmeni’ olarak biliyordum.
Zaten kamuoyunun yakından tanıdığı hocalar, genelde hep üniversite hocalarımız olurdu.
Şimdiye kadar onlarca üniversite hocamı televizyonlarda, canlı yayınlarda, gazetelerde, ansiklopedilerde görmeye alışmıştım…
Ama bir lise hocamı hiç düşünmemiştim…
Maalesef ayıp hem de çok ayıp etmiştim.
Hiçbir gerekçe bu durumu mazur gösteremeyeceğinden, ben de bir gerekçe sunmuyorum zaten…
En son pilav gününde, okula büstünün dikileceğini duyduğumda, artık bu ayıbını saklamanın lüzumu yok Baver’cim dedim…
Zaten ben de artık saklamıyorum…

Onun 'Sessizce Gel' şiirinden, bir dörtlük:
...
Bana yeniden öğret yaşamayı
Bırak ellerini avuçlarıma
Hiç ummadığım bir saatte
Sessizce gel otur yanıma.

...
Hayırlı haftalar olsun...
Selâmetle…
12 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...