Ana içeriğe atla

PARA ( I )

Kapitalist ilişkiler ağı, tüm ağırlığını omuzlarımızda hissetirmeye devam ededursun…
Biz ne yapıyoruz ?
Arada sırada klişelere sarılıyoruz. Paranın önemsizliğinden bahsederken hiç usanmadan aynı cümleleri tekrarlıyoruz.
‘Paranın ne önemi var’,
‘Önemli olan dostluğumuz’,
‘Kefenin cebi yok’
‘Para dediğin nedir elinin kiri’
Beylik laflar bunlar ama, bu lafları kullanan insanlardan kaçı gerçekten inanarak söylüyordur ?
Bunu sıfır hata ile tespit etmemiz oldukça güç olsa da, o kişinin davranışlarından, ilişkilerindeki samimiyet ölçüsünden, bencil olup olmamasından ve daha bir çok özelliğinden yola çıkarak…
Bir ölçüde karar verebiliriz.
Ben şuna inanıyorum :
Çok dürüst bir insanı bile riyâya yani ikiyüzlülüğe sevk eder bu namussuz.
Bunu tabii ki hepiniz biliyorsunuz ama bakın hangi açıdan bahsediyorum ?
Para konu olunca insan elinde olmadan yalan konuşur. Konuşmak zorunda kalır.
Hem, tüm hayatını ‘bir şeyden’ (para) daha fazla kazanmaya adayacaksın, hem de hayatta ‘o şey’ için koşuşturduğunu açıkça ikrâr ve itiraf etmekten zül duyacak, çekineceksin.
Bu kişi ne kadar dürüst olursa olsun, sadece bunu söyleyemediği için bile, dışarıya karşı asıl düşüncesini sakladığından, dürüstlüğünü tartışmaya açabiliriz.
‘Gel vatandaş gel, çocuğunu sevindir !’ diyen işportacı elbette evdeki çocuğumuzu düşünüyor değildir.
Ama bunu kalkıp açıkça da söyleyemez.
Ya da adam ünlü bir işadamı veya para durumunun çok iyi olduğunu bildiğimiz birisi olsun.
Hani ömrünün sonuna kadar çalışmasa, durumu zaten çoktan kurtarmıştır diyelim…
Daha iyi ve daha insanca bir yaşam koşulu ideali de kalmamıştır bu kişinin çünkü zaten yeterince düzgün koşullarda yaşamaktadır.
İşte tüm bunlara rağmen ‘çalışmayı seviyorum’ diye anlatır da durur.
Bazı istisnaları olduğunu da iyi bilmekle beraber, gerçekten de o kişi çalışmayı mı seviyordur, yoksa çalışmanın getirisi (!) ni mi ?
Hiç anlayamamışımdır.
Açıkça söylense ‘hırslıyım kardeşim’
‘Parayı seviyorum’
‘O’ na sahip olmak istiyorum diye…
Ama söylenmez…
Söylenemez.
Bir sonraki yazımızda para için yaşamayan samimi insanlardan bahsedeceğiz…
Selâmetle…
13 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...