Ana içeriğe atla

PARA ( II )

İnsanların, üç ayrı sebepten dolayı paraya önem vermediklerini ya da öyle göründüklerini söyleyebiliriz.
Sebeplerden birincisi, ilgili kişinin dünyayı geçici bir oyun gibi görmesindendir.

Mensubu olduğu dine göre değişik şekillerde de olsa, halk arasında bir lokma bir hırka diye tabir edilen bu kategorideki insanlar, dünya hayatının geçiciliği ve ebedi cenneti kazanma adına hareket ederler.
Altını özellikle çizmek isterim ki, bu tip insanların sayısı azdır.
Hem de oldukça az.
Ayrıca bu gruba girenler gösterişi de asla sevmezler.
Ve gerçekten
inananlardan dırlar.
Öyle ki
örtünecek kadar giyinen, ölmeyecek kadar yiyen şeklinde özetleyebileceğimiz bu insan tipi, lafta değil, fiiliyatta da , ceplerindeki paranın yarısını ve hatta bazen tamamını karşılarındaki ile paylaşabilmektedirler.
Sebeplerden ikincisi, ellerindeki parayı paylaşmalarının ve ona önem vermiyormuş gibi görünmelerinin temelinde
itibar görme güdüsü olmasıdır. Kazanmış olduklarını, çevresi, eşi ve dostuyla hiç tereddüt etmeden harcayan bir kişiyi gördüğümüzde, bu kişinin paraya hiç önem vermediğini düşünürüz.

Acaba gerçekten böyle midir ?
Klinik olarak narsist kişilik türünde görülebilecek bu yapıdaki insanların bazıları, bol para harcarlar.
Dışarıdan her ne kadar anılan kişinin paraya önem vermediği şeklinde bir düşünce oluşsa da, kişi kendi içerisinde bir o kadar da paraya düşkündür.
Paraya düşkündür çünkü itibarını o para ile sağlayacağını iyi bilmektedir.
Belki yakınlarına hediyeler alacak, sıkışık durumda olanlara da bol sıfırlı paralar gönderecek…
Bahsin, bizi ilgilendiren kısmı ise, dışarıdan paraya önem vermeyen birisi olarak görünen kişinin, sırf
toplumca itibar görme adına bol ve karşılıksız para harcıyor olduğudur.
Tüm harcamaları şahsi itibar görme gayreti adına olacak, o harcadıkça çevredekiler paraya ne kadar önem vermediğini düşünecektir.
O ise için için hırsla para kazanmaya çalışacaktır ki, bu fasit dairedeki hareketlilik devam etsin…
Paraya önem vermeyen bir grup var ki, üçüncü kesimi oluştururlar. Dikkat ederseniz, paraya önem vermezler diyorum, parayı sevmezler demiyorum.
Çünkü biliyoruz ki, parayı sevmeyen yoktur.

Sorun, paraya duyulan sevginin şiddetindedir.
Bu üçüncü gruba girenler ne paraya bir kült gibi taparlar, ne de hayatlarının amacı onu fazla fazla kazanmaktır.
Onların parayla işleri olmaz.
Çünkü onlar dava ve başarı adamıdırlar.
Bir dava, bir eylemdir onları cezbeden.
Bu ekonomik, sosyal, ideolojik bir dava da olabilir,
tüm gençlere kek sevdirme derneği gibi abes bir derneğin kuruculuğu ve faaliyetleri temelinde gelişen bir dava da olabilir.
Yani burada kişi sürekli bir amaç peşinde koşmaktadır.
Artı değer üretme gayretindedir.

Normal insanların asla ve hiçbir koşulda fark edemeyip, anlamlandıramayacakları, yıkılmayan ve sönümlenmeyen bir dava aşkları olmaktadır.
Sadece uzaktan farklı ve aykırı olarak görüneceklerdir.
Toplum mühendisleri ve gizli servisler tarafından doğru tespit ve teşhis edilebildiklerinde, dünyayı değiştirecek bir güce sahip olan bu gruba giren insanlar için para, işte caiz bir tabirle, gerçekten de el kiridir.
İnsanlara, insanlığa faydalı olmak adına eserler ortaya koyup öbür dünyaya gitmiş, sayısız sanat, edebiyat, felsefe, bilim ve aksiyon adamı bunlardan sadece bazılarıdır.
İşte dava adamları ömrü hayatlarında sürekli bir davanın peşinde koşar, topluma, çevresindekilere faydalı olmaya çalışırlar.
Zaten bu yüzden, ismini çok sık duyduğumuz, büyük başarılara imza atmış, çok da zeki olduğunu bildiğimiz, adını tarihe ya da döneme altın harflerle yazdırmış kişilerin öldüklerinde fazla paraları olmadığını duyduğumda hiç ama hiç şaşırmam...
Dava adamı olmak kolay değildir çünkü.
Sabrın sonu ile...
13 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...