Ana içeriğe atla

BİLİM HALKIN AFYONUDUR


Saatler süren bir fizik dersindesiniz.
Hocanız eğik atış konusunu işliyor. Eğik atış hareketindeki maksimum menzilden bahsediyor.
Zaten başınız şişmiş ama mecbursunuz dinleyeceksiniz.
Ders sonuna doğru, ispatlar, formüller derken, atış sonrası cismin en uzağa gitmesi için gerekli açının 45 derece olduğunu söylüyor. Tamamdır hoca son noktayı koydu derken, garip bir şey oluyor.
Hoca şöyle bir cümle kuruyor :
'Ya çocuklar fırlatın taşı...İşte birkaç kere yapın bu işi. Sonrada en uzağa gittiğini düşündüğünüz anda da o açıyı da tahmin edin. İşte o kadar'
Dersin bilimselliğinden, kalitesinden, matematiksel kusursuzluğundan ve ciddiyetinden tamamen uzak bir şekilde söylenen bu cümle kafalarınızı karıştırıyor.
Hani hoca öyle muhabbet anında böyle bir şey söylese anlam vereceksiniz. Gır gır yapıyor her hâlde diye düşüneceksiniz.
Ama yok. Adam hiç olmadığı kadar ciddi ve ciddiyetinden de bir şey kaybetmiyor.
Bu ciddiyetini gördükten sonra iki şey düşünürsünüz.
Ya hoca çok çalışmaktan balataları sıyırmıştır.
Ya da dersi izleyen tüm öğrencilerin yeni ve doğru bir şeyler öğrenmesini, bilinçli ve sistemli olarak taammüden (tasarlanmış şekilde) istemiyordur.
Bu konu nereden mi çıktı ?
Discovery Channel ve National Geographic’ teki profesyonelce hazırlanmış o harika belgesellere kimsenin hayır diyebileceğini zannetmiyorum. Yıllardır izlediğim bu programlarda değişmeyen bir nokta var. Bakın nedir ?
Fondaki sunucu, biyoloji ilminin ışığında ve mikroskobik görüntüler altında açıklayıcı bir şekilde anlatıyor.
İnsan vücudu 100 trilyon hücreden oluşmuştur. Her bir hücre ise diğerlerinden ayrı olarak başlı başına faaliyette bulunur.
Okulda öğrendiğim o meşhur mitokondriden demek en az 100 trilyon tane var vücudumda diye aklımdan geçiriyorum.
Sonra hücreye yararlı maddelerin nasıl alındığı, (pinositoz/fagositoz) ayrıca zararlı maddelerin de (egzositoz) nasıl atıldığından bahsediyor.
Hele mikroskop altında hücre zarına yaklaşan faydalı bir maddenin hücre zarından içeri girdiği anın görüntülenmesi kanımı donduruyor. Bu nasıl bir kusursuz mekanizma ve trilyonlarca kez gerçekleşebilen bir hadise...
Sunucu, biyoloji ilminin tüm argüman ve verilerini kullanarak dakikalarca o güzelim görüntüler eşliğinde anlatıyor, anlatıyor ve tamamdır son noktayı koydu şimdi derken, tıpkı örneğimizdeki fizik dersindeki gibi garip bir şey oluyor.
Sunucu şöyle bir cümle kuruyor :
'İşte tüm bunlar tabiat ananın bizlere sunduğu güzelliklerdir'
Esasen çok sempatik ve kulağa hoş gelen bir laf.
On yıllardır da, bu tip yayın ve programlarda yüce yaratıcıdan mutlaka bahsedilmesi gerektiğinden, tabiat ana gibi bir kavramın olmadığından bahsedilir durulur.
Doğrudur. Bu yeni bir şey değil. Çok önceden de hep aynı şeyler söylenirdi.
Bana ilginç gelen, programın bilimselliğinden, kalitesinden, kusursuzluğundan ve ciddiyetinden tamamen uzak bir şekilde söylenen bu cümlenin, büyük çoğunluğun kafasını neden hiç karıştırmadığıdır.

Tamam, yaratıcı kelimesi rahatsızlık veriyor olabilir. Ve hatta ‘efendim bilimsel bir programda her şey bilimsel olmalıdır. Bu sebeple yüce yaratıcı gibi bir tanımlama bilimsellik formatına uygun değildir’ diyebilirsiniz. O zaman adama sorarlar.
Malezya'dan, Norveç'e, Antiller'den Brezilya'ya kadar yeryüzündeki milyarlarca insanın inandığı ve kabul ettiği bir yaradılış gerçeği mi bilimsel formata uygundur , yoksa 0-6 yaş grubundaki çocukların zekâ seviyelerine, bilgi birikimlerine ve hâyâl güçlerine yakışan 'tabiat ana' ifadesi mi ?
O zaman iki ihtimal var.
Ya bu programları hazırlayan odaklar balataları sıyırdı,
Ya da ?
Selâmetle...
Edit : Yazımız yayınlandığı gün başlığı ' Balatalar Sıyrıldığında ya da ...' şeklindeydi. Ancak 03.07.2006 tarihinde fa$izan hareket engellenemez isimli yorumcumuz bir yorum yaptı. Bu yorum da KArl Marx'ın 'Din Halkın Afyonudur' görüşü eleştiriliyor ve aslında birilerinin elinde 'Bilimin bir afyona (uyuşturucuya) dönüştürüldüğü tezi ortaya atılarak, 'Bilim Halkın Afyonu'dur tezi savunuluyordu. İş bu sebeple çok beğendiğimden yazımızın başlığını değiştiriyor ve BİLİM HALKIN AFYONUDUR yapıyorum..Düşünen ve okuyan,beğenen beğenmeyen, tüm yorumcularımıza selam olsun...
13 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…