Ana içeriğe atla

KABUL VE BENİMSEME ÜZERİNE


Milletvekili eski partisinden ayrılıp, yeni partisine transfer olduğunda efkâr-ı umumiyenin (kamuoyu) gözleri fal taşı gibi açılır.
Herkes aynı şeyi söyler.
"Nasıl olur ?
O kadar da inançlı bir vekildi. Eski partisine yürekten bağlıydı.Hatta eski partisine ilk katıldığı gün, genel başkanı -yeni üyeliğini kabul ediyor musun- diye soru yönelttiğinde içtenlikle 'evet' demişti.
Nasıl oldu da bugün aynı kararlılıkla yeni partisine 'evet' dedi ?..."
Benzer bir kabul evlilikte de görülür.
Taraflar büyük bir aşk ve şevk ile birbirlerini daha tam da iyi tanımadan, nikâh memurunun evlilikle ilgili yönlendirdiği soruya ;
'Evet, kabul ediyorum' diye cevap verirler.
Her zaman değil elbette ama, sonra mâlum sürpriz olumsuzluklar görülebilir...
Televizyonlarda, gözleri görmeyen ama çok neşeli sanatçıyı görüp, şaşırır insanlar.
Gözlerine rağmen, nasıl da bir yaşam sevincidir bu ?
Ancak şaşılacak bir şey yoktur.
O özrünü kabul etmemiştir çünkü.
Ya peki ne yapmıştır ?
Benimsemiştir...
İşte yukarıda saydığımız bütün bu kabuller anlık bir olaydır.
Hepsi bir anda olur.
Kabul edersiniz ve yolunuza devam edersiniz.
Kabul ettiğiniz her ne olursa olsun, devam ettiğiniz o yolda sürprizlerle karşılaşma olasılığınız yüksektir.
Hem de çok yüksek.
Benimsemek ise daha farklıdır.
Kabul etmek gibi anlık bir olay değildir.
Bir süreç işidir.
Zihinsel filtreniz yoğun ve otomatik olarak çalışır bu süreçte.
Siz farkında bile olmazsınız bu kusursuz işleyen mekanizmayı.
Bakar, bekler, görür, düşünür ve benimsersiniz.
Kabul etmek anlık, benimsemek ise bir süreç işi olduğundan, karşınızdaki şey, her ne olursa olsun, ne zaman benimsediğinizi de net olarak hatırlamazsınız.
Ayrıca kabul etmek anlık olduğundan, bir anda yapabilirsiniz, ancak benimseme işi için emek ve sabır gerekir.
Kabul etmek, dışsallaştırmak gibidir. Bir gömlek gibi üzerinize giymek gibidir yani...
Her an çıkarada bilirsiniz.
Benimsemek ise içselleştirmek gibidir. Bir hap gibi yutulur ve kana karışır...
Hayatın hangi alanında olursa olsun, kabuller üzerine kurulu değil, benimsemeler üzerine kurulu bir yaşam her zaman daha fazla mutluluk getirecektir.
Hayırlı pazarlar efendim.
Selâmetle...
Posted by Picasa
7 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...