Ana içeriğe atla

MONOTON


Her şey eskisi gibi değil artık.
Öyle öğrencilik falan yok yani. Çalışma hayatında herkes yoruluyor. Eşit koşulda olmasa da...
İnsanlar zamanlarının büyük kısmını işyerlerinde geçiriyor.
Çalışanların her zaman söylediği gibi ‘ailemden çok iş arkadaşlarımı görüyorum.'
O zaman diyebilir miyiz, bir bakıma iş hayatına teslim olmuşuz diye ?
Çoğumuz evet.
İstediğimizden değil elbet, başka şansımız olmadığından...
İş veren de olsanız bu şiddette olmasa da, o yoğun koşuşturma ve tempoyu yine yaşayacaksınızdır.
Ama teslimiyet her koşulda var.
Genel müdür de olsanız, sıradan, vasat bir memur da olsanız...
Belki de bu teslimiyetin yarattığı psikolojiden, ya da öğrencilik günlerine duyulan özlemden olsa gerek, çalıştığım kurumun bana sağladığı servis araçlarından faydalanmıyorum.
Sağ olsun kurumumuz ince düşünmüş bu konuda bizlere yardımcı olmuş ama sürekli düşündüğüm bir şey var...
Madem sabahları zaten işe gidiyorum, hiç değilse işin başladığı saate kadar kısmen özgür olabilirim.
Uzatmayayım.
Her sabah 08:00’ de duraktaki ışıklarda duran ve çalıştığım kuruma ait olan servis aracından yola bakanlar, kim bilir içlerinden şöyle bile geçiriyorlardır :
'Ne güzel biz servisimizde gidiyoruz ama mesela şu minik (!) adam her sabah elinde gazetesiyle otobüs, minibüs, ne karın ağrısı ise onu bekliyor, kim bilir nerede çalışıyordur ?'
Tabii sizler bu yazıyı okuyamayacaksınız belki ama, ben de sizlerle aynı kurum da çalışıyorum sevgili dostlar.
Ama inanın ki, belki de en büyük keyfim olan gazetemi okuma işini de o servis aracında yapamam.
Yani hem monotonluktan şikayet edeceğim, hem de,
güzergahı belli,
içindeki yolcuları belli,
yolcuların oturduğu yerleri belli, plakası, modeli değişmeyen öyle kurala bağlı bir servis aracına bineceğim.

Yok öyle...
Zaten bu yüzden de bugüne kadar bir kere bile binmedim...
Kapının önündeki arabayı ise bizimkilerden birinin kapmadığı günlerde, işe arabayla gidiyorum ki, o tam bir felaket...
Geç kalmışsanız bir mucizevi alet ama başka zamanlarda felaket...
Bana göre tabii...
Siz siz olun servis araçlarınızı kaçırmayın, bana da aldanmayın...
Bizimkisi biraz uç.
Olur o kadar.
Selâmetle...
Posted by Picasa
15 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...