Ana içeriğe atla

MUTLULUK

















Rambo serilerinin son sahnelerinde verilmek istenen mesaj az çok aynıdır.
O savaş makinesi adam, komutanı ve eğiticisi olan Albay’ına, Vietnam’da yaşadığı gerilla savaşını hatırlatarak ıslak gözlerle şöyle der :
'Orada bizlere onbinlerce dolarlık teçhizat teslim edilirdi. Bugün lanet olası bir istasyonda pompacılık bile yapamıyorum...'
Rambo ağlıyordur.
O kocaman, güçlü dev adam ağlıyordur.
Ama yaşayamadıklarına değil yaşadıklarına ağlıyordur.
Daha önce sahip olup da şu anda sahip olamadıklarına ağlıyordur.
İş, aşk, sosyal statü, para, sağlık, üretkenlik...
Konu her ne olursa olsun, bazı değerler için dertlendiğinizde sahip olmak isteyip de olamadıklarınıza mı, sahip olup da yitirdiklerinize mi ağlarsınız ?
Hangisi daha acı vericidir ?
Hangisi daha çok incitir ?
Hayatı boyunca şiir yazma aşkıyla ve ünlü bir şair olma özlemiyle tutuşan birinci adamımız hiçbir zaman bu emeline ulaşamamış olsun.
Bir de bu emeline ulaşamadığı için mutsuz olsun.
Bunun yanında zaten ünlü bir şair olan ikinci adamımız ise, özel bir takım sebeplerden ötürü artık üretemiyor olsun.
İkisi de üzülmektedir.
İlki, bir ütopyaya ağlar.
Bir hayalini gerçekleştirememiş olmanın verdiği hüzünle ağlar.
Diğeri ise bir dönem üretebildiği ancak artık üretemediği güzellikleri kaybetmiş olmanın acısıyla ağlar.
Ama ikisi de ağlar.
Kanımca, ikincisinin acısı daha büyüktür.
Halk arasında ‘attan inip eşeğe binmek’ olarak nitelendirilen bu kayıp ve azalma, kişide telafisi güç yaralar açabilir.
Halk arasında 'Allah kimseyi gördüğünden etmesin' veya 'ne oldum dememeli ne olacağım demeli' şeklinde de yaygın olarak kullanılan bu tip durumlardan nasıl korunmalıyız ?
Sahip olduklarımızın değerini bilerek...
Ya da ulaşamadıklarımız için yine gayret ederek ama kendimize acı çektirmeden...
Bir büyük GSM operatörünün sahibinin çöküşünü gördü Türkiye.
Bugün çarşıdaki bir cep telefoncu daha mutlu değil midir ?
En üst düzey bir paşanın yolsuzlukla ilgili ceza aldığını gördü Türkiye.
Peki acemi birliğindeki bir onbaşı daha mutlu değil midir ?..
Telefoncu, GSM operatörünün başına gelenleri bilmezse, mutsuz olacaktır tabii...
Onbaşı da, paşanın başına gelenleri bilmezse mutsuz olacaktır.
Ama ya bilirse ?
Ne mutlu bana deyip yoluna devam edecektir.
...
Yolunuz açık olsun, hayırlı pazarlar efendim.
Selâmetle...
7 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...