Ana içeriğe atla

AKADEMİK FOTOKOPİ ( I )

Ülkemizde üniversitelerin açılış tarihi, genelde ekim ayının ilk haftasıdır. O meşhur sınavı atlatan gençlerimiz kendilerini bir anda daha önce hiç alışık olmadıkları kısmen de olsa büyülü dünyanın içinde bulurlar.
İlk yıl ayakların yere basmaması safhasından sonra, taşlar yerine oturur ve devam eden yıllarda artık öğrenci olmanın bilinciyle hareket edilmeye başlanır.
Bazı dersler gerçekten zor ve sıkıcı, bazıları ise, devam zorunluluğu olmadığı durumlarda, hiçbir genç öğrenci arkadaşımızın teşrif etmediği derslerdir.
Tabii yeni başlayan kitleden kaç kişi 4 senede bitirir, kaç kişi mezun olur, kaç kişi anarşik olaylar ve eylemlere katılır ?
O ayrı bir konu.
Ancak bilinmesi gereken önemli bir detay olarak vermek isteriz ki, eğer kişisel gelişiminizi yüksek öğrenim hayatınızda tamamlayamamışsanız, mezuniyet sonrasında bu yetersizliğe ilave edeceğiniz herhangi bir şey yoktur.
Çünkü dersler, akademik yayınlar, gazeteler, ansiklopediler, internet, konferanslar ve sair faktörlerle en haşır neşir olabileceğiniz dönem bu dönemdir ve mutlaka iyi değerlendirilmelidir.
İyi değerlendirilmelidir ki, iş hayatına atıldığınızda arkanızdan şunlar söylenmesin : 'bu adam nasıl üniversite bitirmiş hayret ediyorum'...

Okula gittiğinizde ilk yapmak istediğiniz şey, derslerinizde başarılı olmaktır. Eh zaten bir de öğrencisinizdir, para pul da yoktur cebinizde...
Ders çalışmak elbette önemlidir ancak akademik yayınlara para vermek istemeyebilirsiniz.

Çünkü bazen hem pahalı olabilmekte, hem de 'sınavı geçeyim, ihtiyacım olan şu kısma sahip olayım, kitaptaki diğer bilimsel bilgiler şimdilik önemli değil' düşüncesi hakim olabilmektedir.
Sırf bu yüzden okul kantinlerinde ya da yine okulun içindeki fotokopicilerde uzun kuyruklar oluşur.
Öğrenciler, çoğunlukla ihtiyaçları olan ve sınavda çıkabilecek olduğunu düşündükleri sayfaların fotokopilerini çektirirler.
İşte bu sebeple üniversite hayatında 'fotokopi' farklı bir sektör ve kulvar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ancak yasaktır.
Yani yazarın ya da yayınevinin izni alınmadan bu kitapların fotokopi suretiyle çoğaltılması kanunen yasaktır.
Bu yasağın üniversite binasının içinde ihlâl ediliyor olması, suçu işleyen kimsenin üniversite öğrencisi olması bu sonucu değiştirmez.
Peki üniversite rektörlüğü ya da rektörlüğün elinin ulaşamadığı yerlerde ise fakülte dekanları bunu bilmezler mi ?
Bilirler elbette.
Ve ne kadar ilginç ve traji komiktir ki o yasaları Ankara’ya bizzat gidip hazırlayan hocaların fakültelerinde yaşanır bu yasa ihlali.
Yani farzı mahal (sözgelimi) koca koca profesörler Ankara’da hukuk komisyonu oluşturmuş ve fikir sanat eserleriyle ilgili bir yasa hazırlıyorlar, o esnada da öğrencileri okullarda bilerek isteyerek ya da bilmeden istemeden o yasayı ihlâl edip suç işliyorlar.
Yalan yok.
Biz de yaptık. Arkadaşlarımız da yaptı.

' Aman arkadaşlar fotokopi çektirmeyelim ' diyen bir tek arkadaşımız da çıkmadı.
Yanlış tabii.
Ancak belki de denetimlerin bizim dönemimizde sıfır ve hatta sıfırın altında olmasının da bunda etkisi vardı.
Denetimler konusunda son durum ne mi ?
O da bir sonraki yazımızda...
Selâmetle...
9 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …