Ana içeriğe atla

AKADEMİK FOTOKOPİ ( II )


Korsan kitap dendiğinde aklımıza ilk gelen, yollarda, sokaklarda, işporta tezgahlarında yerlerde serili olarak duran kitaplardır.
Elbette bunlar müellifinin (yazarının) ve yayınevinin haberi olmadan basıldığı için korsan kitaptır ve basanlar suç işlemektedirler.
Ancak üniversitelerde okutulan temel ders kitaplarını işporta tezgahlarında pek fazla göremeyiz. Çünkü alıcı kitlesi öğrencilerle sınırlıdır da o yüzden...
Yani bu kitapların da alıcısı vardır ancak bunlar daha çok öğrencilerden oluştuğu için, bu tip akademik kitaplar olarak nitelendirebileceğimiz kitapların fotokopi çekilmek suretiyle çoğalttırıldığı yerler daha çok okul çevreleri ve oralardaki fotokopicilerdir.
Bir önceki yazımızda, üniversitelerde okutulan ders kitaplarının öğrenciler tarafından ve ders çalışmak için dahi olsa fotokopi yoluyla çoğaltılmasının Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç olduğunu bildirmiştik.
Ancak, altını önemle çizmek istediğimiz husus, bir öğrencinin sınav öncesi ders kitabının fotokopisini çektirmesiyle, satmak amacıyla organize bir şekilde bir ders kitabının fotokopisinin çekilmesinin aynı şeyler olmadığıdır.
Belki etik ve yasal açıdan, müellifinin haberi olmadığı için her ikisi de suç işliyordur ancak pratikte birincisi yani öğrenci, herhangi bir ticari çıkar gözetmeyip, yalnızca dersten geçmek ya da yeni bir şeyler öğrenmek için bu işi yapmaktayken, diğeri organize bir şekilde ve para kazanma adına bu işi yapmaktadır.
Amacımız 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na muhalefet edecek bir yazı yazmak değil elbette.
Sadece hukuka aykırı da olsa, suçun oluşmasına etki eden lokomotif güçleri tespit etmek.
İşin felsefi yönü bir yana, akademik yayın yapan ve sayıları on beşe varan yayınevi 'akademik kitapta korsan' sorununa daha yeni geçen yıl el attılar.
Ne kadar ilginçtir ki, hepsi Türkiye’nin beyin takımını oluşturan üniversite hocalarının kitaplarını satan bu yayınevleri, harekete geçmek için yıllarca beklediler.
Muhtemelen harekete geçmedikleri dönemlerde de, üniversite hocaları bu yasanın ihlâl edildiğini biliyorlardı.
Gelişme elbette sevindirici ancak belki de korsana ilk hayır demesi gereken kitle, nasıl oldu da 2005 yılına kadar bir takım şeylere göz yumup bekledi anlamış değiliz.
Üstelik akademik kitap yazarları, öyle bizim sizin yazdığınız gibi kitap yazan insanlar değillerdir.
Hukuçularsa, kanun yazıp yorumlayan, tıp sahasında iseler yeni buluşlar yapan, mühendislik hocalarıysa yeni kavramlar geliştiren, IQ’ları ve bilgi birikimleri normalin hayli üzerinde olan insanlardır.
Düşünsenize, sanatçıların bile korsana hayır, korsan cd’ ye hayır diye yırtındıkları yıllarda akademisyenlerden ve akademik yayınevlerinden bu konuda çıt çıkmaması ve birdenbire geçen yıl 'aman biz ne yapmışız ' deyip Türkiye Yayıncılar Birliği çatısı altında örgütlenip, üniversitelerin olduğu illerde fotokopi dükkânlarına ve kitapçılara baskınlar düzenlemeleri düşündürücü ve manidar değil midir ?
*
Öncelikle bilgilendirme aşamasında hem YÖK ’ e (Yüksek Öğrenim Kurumu) hem de üniversite rektörlerine konunun vahameti anlatıldı ve bu konuyla ilgili, üniversitelerin kantinlerinde, kütüphanelerinde yasadışı olarak yapılan fotokopi çekimlerinin durdurulması istendi.*
Bu fakirin aklına ilk gelen ve inandığı şudur :
Son 10 yılda Türkiye’deki üniversite sayısı salatalık gibi çoğaldı, sokak aralarına üniversite kuruldu. Abartmıyorum, Fındıkzade taraflarında gördüm, sokağın başına üniversite kurmuşlardı, yazık okulun adını bile hatırlamıyorum.
Artan üniversite sayısı kaliteyi düşürdüyse de öğrenci sayısını 'birilerinin iştahını kabartacak seviyede' artırdı.
Artan öğrenci sayısı, artan akademik kitap talebi demekti.
Talep edilen miktar artınca temel iktisat yasası işledi ve kitapların değeri arttı.
Pastadan şimdi herkes fazla fazla pay almak istiyor, hepsi bu.
Selâmetle...

Bibliyografya :
*Dünya Kitap Dergisi, "Sektör Üzerine", 04 Ağustos 2006 Cuma, Yıl 15, Sayı 178, sf.22, Kenan Kocatürk' ün Haberi *
9 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…