Ana içeriğe atla

FİLM Mİ SOYGUNU, SOYGUN MU FİLMİ ?

Soygun, rehin alma ve bu çeşit operasyonel eylem gerektiren filmlere genelde aksiyon filmi denilmektedir.
Beğenir ya da beğenmezsiniz.
Ancak bu tip aksiyon filimlerinin gerek Türkiye’de gerekse dünyanın diğer memleketlerinde geniş bir izleyici ve alıcı kitlesine sahip olduğunu söylemek hiçte zor değildir.
Çok değil bundan birkaç hafta önce, işyerimizin iki üç sokak aşağısında bir kuyumcu soyuldu.
Ancak, mesele basit bir dolandırıcılık, kaldırımcılık, kapkaç, yankesicilik ya da hırsızlık değil.
Kalaşnikoflarla yolun başını ve sonunu tutan soygunculardan iki tanesi erketelik (gözcülük) yaparken, diğer arkadaşları da kar maskeleriyle ve otomatik silahlarla kuyumcuyu bastılar.
Uzun namlulu silahları iş yeri sahiplerinin kafasına dayayan soyguncular bilmem kaç kilo altını çantalara doldurdular ve İstanbul’un göbeğinde kayıplara karıştılar.
Tüm bunlar birkaç dakika içinde oldu ve kar maskeli soyguncular geldikleri minibüsle kaçtılar.
Sonrasında basın flaş haber olarak olayı duyururken, İstanbul Emniyeti alarma geçti ve soyguncuları polis helikopterlerinin de katıldığı bir takiple aramaya başladılar.
Bu satırların kaleme alındığı ve yazının yayınlandığı ana kadar, sanırım bu soygun olayının failleri ve olaya karışanlar ile ilgili herhangi bir gelişme olmadı.
Ancak benim ilgilendiğim husus başka.
Soru şu :
Aksiyon filmleri olarak kategorize edebileceğimiz soygun içerikli filmler mi bu tip soygunlara daha çok ışık tutar, yol gösterir ?
Yoksa bu tip soygunlardan esinlenerek mi, aksiyon filmleri olarak sınıflandırabileceğimiz kusursuzca detaylandırılmış soygun filmleri çekilir ?
Kanımca birincisi.

Yani aksiyon filmleri olarak kategorize edebileceğimiz soygun içerikli filmler, günlük hayattaki gerçek soygun fitillerinin ateşleyicisidirler.


Soygun, banka soygunu, iş yeri baskını türü yaşanan adli olayları içeren filmleri dikkatle izlediğimizde, suçu işleyenlerin yaptıkları planlardaki kusursuzluk dudak ısırtacak cinstendir.
Soyguncuların profesyonelce saatlerinin kronometrelerini ayarlamaları, hepsinin aynı anda saatlerinin düğmesine basmaları, kaç dakika sonra nerede olacakları, soygun planlarının taslak ya da kroki üzerinde gösterilmesi, eylem yerine intikal süreleri...
Başarısız olma olasılıklarına karşı devreye sokacakları B planları...
İşte bu ve benzeri tüm teknik detayları filmlerde görebilirsiniz...
Yani birinci sınıf soygun filmlerinin senaristlerinin ya da yönetmenlerinin hayal güçleri ve zekaları bir çok soygun olayında dolaylı da olsa etkendir.
Tabii profesyonel soyguncular alınmasın, mutlaka onlarda yedikleri naneye kendilerinden bir takım şablon dışı öğeler katmışlardır ama, bu anlattıklarımız da gerçeğin ta kendisidir.
Büyük soygunların tetikleyicileri, bu tarz filmlerdir.
Yani adam biraz suça meyilliyse, geçim sıkıntısı çekiyor veya lüks yaşama hevesine kapılmışsa, o zaman yapılacak pek bir şey kalmıyor.
Ne yani aksiyon filmlerini yasaklayalım mı ?
Tabii ki hayır.
Çünkü çoğumuz bu tarz filmleri çok seviyoruz.
Ama hiçbir zaman !..
Selâmetle
13 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…