Ana içeriğe atla

İŞLETME VE YÖNETİM ANLAYIŞI ( I )

Adına ne derseniz deyin.
Patron, işveren, sermaye sahibi ya da burjuva...
Marxist jargona (terminoloji) ait bu kavramları kullandığım için peşin hükümlü (!)olmayın.
İki gün sürecek yazı dizimizi sonuna kadar okuyun ve kararınızı ondan sonra verin.
İşte adını her ne koyarsanız koyun, saydığımız kavramların yönetici sıfatıyla en tepede olduğu bu sistem kâr maksimizasyonu ilkesine göre hareket eder.
Yani tüm patronlar, işverenler, kârlarını en çoklaştırmak, nihai olarak da daha fazla para kazanmak isterler.
Bunun elbette farklı yolları vardır.
Düşük ücretle sigortasız işçi çalıştırmaktan tutun, çalışanın emeğinin hakkını, alnının teri kuruduktan sonra vermeye kadar...
Unutulmaması gereken husus, bir işletmeyi ayakta tutan kişilerin çalışanlar olduğu gerçeğidir.
Ve işletmeyi ayakta tutan kişiler ne kadar güçlü olurlarsa, işletme de o şiddette güçlü olacaktır.
Bazı işletme sahipleri, maiyetinde ( bağlı olarak) çalışan kişilere daha az ücret vererek, ya da onlarla üç beş kuruşun hesabını yaparak, kârlarını artırma yolunda bayrağı kimseye kaptırmazlar.
Her kim olursa olsun, gözbebeklerinde dolar işaretleri belirmeye başlamışsa, o kişinin yanında çalışmak ve öyle bir yönetim anlayışına tahammül etmek oldukça güç olacaktır.
Bir patron ya da işletme sahibi bu şekilde davranabilir.
Bunu da, 'nasılsa piyasada işsiz çok, biri gider biri gelir' mantığıyla yapabilir.
Bu tip işletme sahiplerine 'bindiği dalı kesen patronlar' gözüyle bakılabilir.
Çünkü bir işletmede, mümkün olduğunca paternalist ilişkiler ağı örülmelidir.
Paternalizm, yani *
işçi-işveren ilişkilerinin, bir aile yaşamındaki gibi karşılıklı saygı ve sevgi ile otoriteye dayalı kurallar çerçevesinde yürütülmesi gereğini savunan anlayış. *
Tanımı dikkatle bir daha okursanız, paternalizm de, sui-istimal (kötüye kullanım) edilecek bir husus olmadığını göreceksinizdir.
Çünkü, tasviri yapılan tüm bu ilişkilerin, otoriteye dayalı kurallar çerçevesinde yürütülmesi gerektiği hassaten (özellikle) vurgulanmaktadır.
Bu sayede saygı sevgi korunurken, çalışanın gevşemesi ya da işini savsaklaması ihtimali de, tanımda verilen, 'otoriteye dayalı kural' koşulu ile bertaraf edilecektir.
Ama sakın, '
çok sayıda işçi çalıştıran iş yerlerinde bu mümkün olamaz, çünkü mesela 1000- 1500 işçi çalıştıran büyük firmalar bunu nasıl uygulayacaklar ?' diye düşünmeyin.
Öyle ya, bir işletme sahibi, bu kadar çok sayıda kişi ile
nasıl olacakta paternalist bir ilişki kurabilecektir diye düşünebilirsiniz.
Bu zor bir şeydir.
Doğru.
Ancak zaten **
1000 işçiden fazla işçi çalıştıran fabrika sayısı Türkiye’de yalnızca 171' dir.**
Mamafih (bununla birlikte), rahmetli olmadan önce, fabrikalarının birinde Sakıp Sabancı’yı işçilerinin nasıl da kucaklayıp, havaya kaldırdıklarını hatırlayın.
Demek ki olabiliyormuş...
Bu sayede hem çalışanlar, hem işletme, hem de üretilen mal ve hizmetlerin niceliği (adedi) ve niteliği (kalitesi) yönünden ülke ekonomisi kazanmaktadır.
Bir sonraki yazımızda bu konuyu işlemeye devam edeceğiz.
Selâmetle...

Bibliyografya :


*
Büyük Larousse, Cilt 18, sf. 9221
** Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Sis Yayıncılık, 3. baskı, Mart 2006, sf. 35
18 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...