Ana içeriğe atla

İŞLETME VE YÖNETİM ANLAYIŞI ( II )


Geçen yazımızda işletmelerde paternalist ilişkiler ağı kurulması gerektiği üzerinde durmuştuk.
Yani işveren ile işçinin bir aile ortamındaki gibi birbirlerine saygı ve sevgi duymaları gerekiyordu.
Bu yapılırken de otoriteye bağlı kurallar da ihlâl edilmemeliydi.
Ancak anlattıklarımız iyi niyetli işletme sahipleri ve iyi niyetli çalışanlar için geçerliydi.
Örneğin çalışanlar ne kadar iyi niyetle ve verimli çalışırlarsa çalışsınlar, emeklerinin karşılıklarını alamadıklarını ya da almalarına râğmen, kişiliklerine saygı gösterilmediğini hissettikleri anda, hem niyetleri bozulacak, hem de verim düşecektir.
İşletme sahipleri, yanlarında çalışan kişilerle sıcak ve samimi ilişkiler kurup, onların mesleki ve sosyal gelişimlerine de katkıda bulundukları anda aslında kazanacaklardır.
Ancak her şeye rağmen sanayi işletmelerinde, kullandıkları makinelerin, nasıl kullanılacağına dair dört dörtlük eğitim almadıkları için düşük kapasiteyle çalışanların olduğu da bir gerçektir.
Çünkü işveren bu mesleki eğitim için harcayacağı üç kuruşun hesabını yapmaktadır.
*
Mesela bir çok tesiste üreticilerimiz 100 tane tekstil makinesi alırken, verdiği parayı kolaylıkla gözden çıkarabiliyor, ama 99 tane alayım da, birinin parasıyla bütün çalışanlarımın bu makineleri daha verimli kullanabilecek şekilde, eğitimi için kullanayım diye düşünmüyor. Bunu masraf olarak görüyor*
Ya da 98 tane alayım ama o bir tanesinin parasıyla da çalışanlarımın refah seviyesini artırıcı, onları mutlu edici tedbirleri alayım diye düşünmüyor.
Kendisi krallara layık bir öğlen yemeği yerken, işçisinin ne yediğini düşünmeyen zihniyetin ayakta kalabilmesi belki güç değildir.
Ancak minik bir sallantıda ilk allahaısmarladık diyecek olan, en yakınındaki çalışanı olacaktır.
Mutlu çalışan, verimli çalışan demektir.
Verimli çalışan, daha fazla artı değer üreten, daha sadık çalışan demektir.
Bu da daha fazla kâr elde etmek demektir.
Tanıdığım, bildiğim firmalar arasında çalışanlarına bu anlayışla yaklaşan firmalar var.
Çalışanları ise bu firmalara sadakatte, bağlılıkta bir an olsun geri adım atmayıp, çalıştığı işletmenin çıkarlarını sonuna kadar savunmaktadırlar. Bu zaten olması gerekendir.
Bir çalışan, iş yerinin herhangi bir yerinin lambası boş yere yanarken, '
bu lüzumsuz bir elektrik sarfiyatıdır aynı zamanda işletmeme ek maliyet getirecektir 'diye düşünüp o lambayı söndürüyorsa, bu aslında işverenin de bir başarısıdır.
Çünkü çalışanı ile arasında, maaş bordrosundan ibaret hukuki ilişki dışında, görünmeyen organik bir ilişki de kurmuştur...
Hülâsa ; (öz/özet) ekonomik anlamda liberalleşmenin (serbestliğin), iktisadi gelişmenin lokomotif gücü olduğuna inananlardanım.
Bu siyasal bir tercihi yansıtmanın ötesinde, yaşamın diyalektiğinin doğal bir sonucudur.
Sistemin sömürü olarak nitelendirilmesi kısmen doğrudur.
Ancak bu, sistemin ayıbı değildir.
Ya kimin ayıbıdır ?
Bu iktisadi sistemi, sömürü aracı olarak kullanmaktan utanmayan bir avuç oportünist oligarşik (fırsatçı zümre) azınlığın ayıbıdır.
Selâmetle...

Bibliyografya :

*
Dünya Gazetesi, Noyan Doğan, 'Objektif Bakış' Köşesi, 12 Temmuz 2006, Çarşamba, sf. 17 *
 Posted by Picasa
5 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...