Ana içeriğe atla

KOMPLO TEORİSİ ( I )

İnsanlar, bir gazete haberi okuduklarında, televizyonda bir haber ya da olay izlediklerinde, iki farklı şekilde düşünürler.
Birinci düşünme şekli; eğer konformistlerse (uygitsinci), verilen haberi ya da iletilen bilgiyi, yeni hiçbir fikir geliştirmeden, olduğu gibi kabul ederler.
Burada, gazete, kitap ya da televizyondan herhangi bir olay ya da haberi duyan/öğrenen kişinin, haber ya da bilginin kaynağına tam bir inancı vardır.
Buna tam teslimiyet de diyebilirsiniz.
Bu teslimiyetçi konformist (uygitsinci) davranış şeklinin ve kendisine sunulan bilgiyi sorgulamadan olduğu gibi kabul etmenin bir sebebi
cehalet olabilir.
Menfaat olabilir.
İşin
kolayına kaçma olabilir.
Yani kişi, cahil olduğu için sorgulaması gerektiğini bilmediğinden, kendisine anlatılan masalı olduğu gibi kabul eder.
Ya da kişi, menfaati ile örtüştüğü için sorgulamaz ve kabul eder.
Son olarak, zeki, bilgili olup münevver (
entelektüel) geçinmelerine rağmen, toplumsal ve tarihsel olaylara duyarsızlıklarından ve bencilliklerinden dolayı akıl yürütmekten kaçınırlar.
Kendilerini ve beyinlerini zorlamazlar.
İnsanlar, bir gazete haberi okuduklarında, televizyonda bir haber ya da olay izlediklerinde
ikinci olarak da şöyle düşünürler; bir kere kendilerine dayatılan ve sunulan bilgiyi hemen kabul etmezler.
Bu bilgiyi analitik (çözümleyici) bir süzgeçten geçirirler.
Haberi ya da bilgiyi rasyonel (akılcı) bir düzleme yatırıp üzerinde düşünürler. Kaldı ki bunları yapmak için öyle saatlerce ya da günlerce uğraşmazlar.
Konulara farklı bir paradigma (algı düzeneği) ile yaklaşmaları gerektiklerini bildiklerinden her şey zaten spontane (kendiliğinden) gelişmektedir.
Beyin damarlarının kalibresi (çapı) ile ilgili ayrıcalıklı bir durum vardır ortada.
Bu açıklamaları yaptık.
Çünkü altını çizeceğimiz, çoğunuzun belki hiçte yabancı olmadığı bir kavramdan '
komplo teorisi ' kavramından bahsedeceğiz.
İşte kısaca ve kabaca komplo teorisi üretmek demek, yukarıda anlattığımız ikinci tip sorgulayıcı düşünme şeklini biraz (!) abartmak demektir.
Yani, bir komplo teorisyeni de olayları analitik süzgeçten geçirir. Ancak onun süzgeci çok ama çok fazla seçici geçirgendir. Olayın her ayrıntısı süzgece takılabilir. Titizlik, ince eleme sık dokuma had safhadadır.
Bir komplo teorisyeni, her şeyden şüphe duyabilir.
Birbirinden bağımsız gibi görünen bir çok değişken arasında, ilk bakışta kimsenin aklına gelemeyecek şekil ve boyutlarda ilişki kurar.
Kimsenin daha önce telaffuz etmediği dönemsel ya da tarihsel argüman (sav) niteliğinde sonuçlara ulaşabilir.
Bir komplo teorisyeni de haberi ya da bilgiyi rasyonel bir düzleme yatırıp üzerinde düşünür ama bu düşünme işi normalin hayli fevkinde (üzerinde) saatlerce ya da günlerce sürebilir. Sonuç daima, ilginç, gerçek ya da gerçeğe yakın, farklı ve zengin bakış açılarıdır.
Bir örnek;
Komplo teorisyenleri yıllardır insanoğlunun aya hiç ayak basmadığını, ABD'nin uzay yarışında öne geçtiği izlenimini yaratmak için böyle bir yalan uydurduğunu savunuyor. Ve sıkı durun, Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, insanın aya ilk ayak bastığı 1969'da çekilmiş orijinal görüntüleri arıyor, ancak bulamıyor. Çünkü kaybolmuş...( Hürriyet 15 Ağustos 2006 )
Tabii komplo teorisyenleri ABD'nin aya hiç gitmediği sonucuna bir sabah kalktıklarında öylesine ulaşmamışlar.
Ayda çekildiği (!) iddia edilen görüntüler, bilim adamlarınca fotoğraf teknikleri yönünden aylarca titizlikle incelenmiş. Işık ve gölge uyumsuzluğu ile ilgili onlarca hata tespit edilmiş.
Aynı şekilde aya dikildiği iddia edilen bayrağın nasıl öyle durabildiğinden tutun, astronotların hareketlerindeki bazı mekanik imkânsızlıklara kadar onlarca hata da cabası...
Hepsinden önemlisi, ABD'nin o dönem harcadığı milyarlarca dolarlık uzay harcamalarına Amerikan halkının itiraz etmemesi ve bir muhalefet başlamaması için '
işte verdiğiniz paralar boşa gitmedi' demek için uydurulmuş bir yalan...
Buna bir de 1969'un o dönem Rusya ile olan soğuk savaş koşullarını da eklerseniz...
Amacımız ABD'nin aya ayak basıp basmadığını tartışmaya açmak değil elbette. Bu husus bilindik, güncel ve çarpıcı bir örnek olması açısından ele alınmıştır.
Kaldı ki bu şekilde ele alınacak yüzlerce komplo teorisi vardır.
Eğer komplo teorilerine inanıyor ya da ilgileniyorsanız en önce zekânıza güveniyorsunuz demektir...
Bu teorik açıklamalardan sonra, bir sonraki yazımızda '
komplo teorisi' kavramını derinlemesine tetkik edip, komplo teorilerinin toplumdaki yerine ve algılanış biçimlerine değinmeye çalışacağız.
Yazı dizimizin son ve üçüncü bölümünde ise, kendi üretmiş olduğum bir komplo teorisini kamuoyu ile paylaşacağım.
Selâmetle...
12 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...