Ana içeriğe atla

PEKİ KİM NE BİLİYOR ?

Yazar Nihat Genç, SKY Türk ekranlarından yırtınırcasına bağırıyor.
Bu ülkedeki yeraltı zenginliklerimiz, madenlerimiz hakkında kimsenin net bilgisi olmadığını söylüyor.
Ulusal zenginliğimiz olan maden yataklarımız nerelerde yoğunlaşıyor ?
Ne kadar bor madenimiz var ?
Rezervlerimiz ne kadar, bizi kaç yıl daha götürür, ne kadarı işleniyor ?
Ne zaman tükenecek, ne kadarını kullanıyoruz, ne kadarı atıl kalıyor ?
Yetkililer bile bu konuda bilgisiz.
Çünkü bu konuda ne araştırma yapılmış ne de başka bir şey...
Büyük devletler (!) ismini ve cismini bilmediğimiz tetkiklerle uydudan her şeyi izliyor.
O ayrı konu.
Ancak bizim elimizde hiçbir net bilgi yok .
Elimizde kesin veriler olmadığı gibi, kimsenin bu durumdan haberi de yok !
Sadece bu konuda değil…
Dil bilimcimiz Üstad Hakkı Devrim de dayanamamış ve patlıyor.
Yeryüzünde kesinleşmiş bir imlâ kılavuzu olmayan bizden başka bir ülke yok diyor.
İnanılır gibi değil.
Hani sağda solda, kıyıda köşede, halk arasında iş olsun diye yapılmış günlük konuşmalarda söylenen bir şey değil bu söylenen.
Türkçe’nin kesinleşmiş bir imlâ kılavuzu olmadığından, neticede kimsenin bir kelimenin tam ve doğru yazılışı hakkında kesin bilgi sahibi olmamasından bahsediliyor.
Bitti mi ?
Eski Başbakanlarımızdan Ferit Melen’in oğlu Mithat Melen, dünkü yazısında Türkiye’de buğday rekoltesinin (üretiminin) miktarını doğru olarak kimselerin bilmediğinden bahsediyor ve devam ediyor :
'Aslında ülkemizin o kadar çok meselesi var ki, hepsini iyi kavrayamıyoruz ve üzerinde çalışmıyoruz. İhtisaslaşma da az. Bizler de birçok konuyu bilmiyoruz.'
Mithat Hoca entelektüel bir komplekse kapılmadan açık yüreklilikle aydın kesimin çoğunluğunun da bir çok konuyu tam bilmediğini söylemekten imtina (kaçınma) etmiyor.
Bu onun kalitesinden ve kendine güveninden kaynaklanıyor.
Ancak Türkiye’nin bilgisel çıtasına dair, panoramik (toplu bakışsal) önemli ipuçları verdiği için de kendisini kutlamak gerekiyor.
Şöyle düşünebilirsiniz.
Ne var canım, 2004 yılında uygulamaya geçmiş Bilgi Edinme Yasası diye bir yasamız var.
Kamu kurumlarına her hangi bir konu hakkında başvuru yaparsanız, sizlere yasa gereği muhakkak cevap verilir...
Ama bir gazetecinin dediği gibi, Bilgi Edinme Yasası’nın varlığına rağmen, kamu kurumlarından her zaman bilgi alınamayabiliyor.
Çünkü hiç ilgisi olmadığı halde özel hayatın gizliliği ve sair (diğer) hususlar gerekçe gösterilebiliyor.
İşte bilgi toplumu olma yolunda cari (şu an geçerli) durum bu...
Ancak bu bilgileri öğrenmemize fırsat vermeyen birileri, şarkı söyleyen bir bayanın karbonhidrat, amino asit ve selülit yüklü balona dönmüş kıçının tüm kıvrımlarını ve detaylarını gözümüzün içine kadar sokmayı iyi beceriyor…
Selâmetle…
15 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...