Ana içeriğe atla

SAVAŞ MI DEDİNİZ ?

Otuzüç gündür dünya efkâr-ı umumiyesinin (kamuoyunun) her anını meşgul eden meşum (uğursuz) işgal harekâtını hep birlikte seyrettik.
Bombalar ard arda patladı.
Ve o bombalar, sanki hedef olarak kendine özellikle bebeleri, emzikli bebeleri seçmişti.
İşin boku o kadar çıkmış, işgal ve saldırı o kadar pervasız ve fütursuz bir şiddette devam etmişti ki, artık güçlü (!) tarafı tutanlar bile içten içe, bazen de açıkça '
yahu galiba bizimkiler bu defa biraz abarttılar' diyebilmişlerdi.
Öyle ya, dünya çok sayıda acıya tanık olmuşken ve yerkürenin herhangi bir başka coğrafyasında en ufak bir hak ihlâlinde ayağa kalkıp hoplayıp zıplayıp amuda kalkanlar, kafalarını bir türlü kumdan çıkaramamıştı.
Dün bir çok gazete ve konservatif (muhafazakar) olarak nitelendirebileceğimiz televizyonlar da dahil, sanki söz birliği etmişçesine aynı şeyi söylüyordu, aynı lüzumsuz saçma soruyu soruyordu :
Savaşın galibi kim ?
Be arkadaş, bir kere savaşın galibinden bahsedebilmeniz için ortada, galibi ilan edilecek bir savaş olmalıdır ?
Peki yaşananlar, yaşadıklarımız, şahit olduklarımız bir savaş mıydı ?
Hayır.
Yaşananlar bir savaş değil, düpedüz bir katliamdı.
Şimdilik ( ! ) nadasa bırakılmış bir katliam.
Daha köpüklü salyalısı ve kapsamlısı sonra gelecek olan bir katliam.
Dünyanın nabzını ölçen bir katliam.
Sivil katliamı.
Trajedi.
Jenosid.
Hasılı, ortada bir savaş yoktu ki galibi olsun.
Ortada bilinçli, sistemli, tohumları tarihin karanlık sayfalarında ve hatta bin yıllar öncesinden atılmış bir katliam vardı.
Hikâye yeni değildir anlayacağınız.
Yok arkadaş ortada illâ da bir savaş var diyorsan, evet var.
Bu savaş, asıl şimdi başlayan bir savaş.
Ortadoğu insanının o enkaz üzerinde ayakta durma ve yaşama savaşı !
Selâmetle...
Posted by Picasa
13 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...