Ana içeriğe atla

AKIL YÜRÜTME

Bir konuyu düşündüğümüzde, bazen gözlerimizi kapatırız. Düşündüğümüz konuya iyiden iyiye yoğunlaşırız.
O anda yoğun bir zihinsel odaklaşma yaşadığımız için böyle yaparız.
Çünkü beş duyu organımızdan biri olan gözümüz zihinsel enerjimizin ağırlıklı bir kısmını sarf etmektedir. Gözlerimizi kapatarak bu enerji sarfiyatını aslında devre dışı bırakırız da, çoğu zaman farkında değilizdir.
Akıl yürütme işini bu şekilde daha rahat yaptığımızın farkına varmışızdır bir kere...
Ve bu yöntemi her zaman deneriz.
Sonuç çoğunlukla da başarılıdır.
Gözlerimizi kapattığımızda daha rahat
akıl yürütürüz.
İşte
akıl yürütme zihinsel bir faaliyetin ürünü olmakla birlikte, kişisel gelişimde de önemli bir detay olarak karşımıza çıkar.
Son yıllarda iş ilânlarına baktığımızda, neredeyse sıradanlaşan, klişe bir ifade ile de karşılaşırız.
Analitik (çözümleyici) akıl yürütme yeteneğine sahip olunması gerektiğinden bahsedilir çoğu kez.
Hiç kimse bize akıl yürütmenin, bu yeterliliğe sahip olmanın hoş bir şey olmadığını söyleyemez. Çünkü akıl yürütebilme demek, olaylara çok farklı ve bazen de
diyalektik bir bakış açısı getirebiliyor olmak demektir. Bir akıl yürütme daha vardır ancak bu ikinci tip akıl yürütme giriş kısmında bahsini ettiğimiz akıl yürütmeden çok farklıdır.
Yani...
T.C.K (Türk Ceza Kanunu) 491.maddesinin 1.fıkrası hırsızlık suçunu tanımlanırken hırsızlık ifadesini kullanmaz.
Kanun koyucu, hırsız yerine
sahibinin rızası olmadan, başkasına ait taşınır bir malı kendisine veya başkasına yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimse ifadesini kullanır.
Aslında belki de farkında olmadan bizler de bazen hırsızlık kelimesi yerine, argoda
yürütme kelimesini bu sebeple tercih ederiz.
İşte ikinci tip
akıl yürütmede, yürütülen bir akıl yine vardır. Ancak bu akıl kişiye ait değil başkasına ait bir akıldır ve aslında ayne Türk Ceza Kanunu'nda (T.C.K) tanımlandığı gibi yürütülmektedir (!)
Bir yerden başka bir yere sahibinin rızası olmadan hareket etmektedir.
Belki yürütülen bu akıl T.C.K 491. maddesindeki gibi
taşınır bir mal değildir ancak aynı maddenin ikinci fıkrası bu teorik eksikliği gidermekte gecikmez ve şöyle der :
Ekonomik bir değer taşıyan her türlü enerji de, taşınır mal sayılır. (T.C.K 491/II)
Yürütülen aklımız, düşüncemiz de aslında bir enerji değil midir ?... Yazımızın giriş kısmında açıkladığımız kişisel gelişim için yürütülen akıl toplumsal bir fayda sağlar.
İnsanlığın zihinsel ve kültürel ilerlemesinde de etkilidir.
Başkasına ait olup da
yürütülen akıl ise toplumu kemiren, üretkenliği sıfıra indiren bir sağlıksızlık örneğidir.
Selâmetle...
11 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...