Ana içeriğe atla

BİR KADIN

Ergenlik dönemini hatırladı bir anda...
Hatta genç kızlığa adım attığı o ilk günü.
Nasıl da koşmuştu heyecanla annesinin yanına...
Sonra annesinin onu kucakladığı o günü hatırladı.
Büyüdüğünü hem o fiziksel olaydan anlamıştı, hem de...
Artık okulda çocuklar arkadaşlık teklif ediyorlardı ona...
Ders aralarında bakışmalar, kesişmeler...
Hızlı bir dönemdi.
O dönem ortamı kolluyor, güvenli bulduğu her ortamda hem
dişiliğini test ediyor hem de göz teması kurmak isteyen hiçbir erkeği geri çevirmiyordu.
Daha yeniydi, bu iş hoşuna da gitmişti.
Kaldı ki bu yaptığı babasının
yapma dedikleri arasında da değildi.
Yasal bir boşluk da vardı yani.
Yıllar yılları kovaladı.

Artık otobüste bilet atarken bile muavinin onu süzdüğünü hissedebiliyordu.
Genç, yetişkin, dikkat çeken bir kadındı o artık.
Ama her şeyden önce bir kadındı.
Bütün kadınlar güzeldi ya ?
Doğruydu elbette.
Yolda yürürken bir taciz ya da amacını aşan bir tasallut (sarkıntlık) ya da tasaddi (sataşma) ile karşılaşmamıştı.
Taciz ya da fiziksel rahatsızlık olmasın ama adabında olmak koşuluyla ve rahatsızlık verdirilmeden de kadın olduğu, bir estetik harikası olduğu da mutlaka hissettirilsin istiyordu.
Açıkça dillendirmiyordu ama, o da içten içe böyle olmasını istiyordu.
O dönem kendisiyle görüşmek isteyen kaç erkeği kibarca red ettiğini o bile hatırlamıyordu.

Genç bir kadın olmanın en güzel tarafı da buydu ya, red etme hürriyetini sonuna kadar kullanıyordu.
Ya şimdi ?
Artık yaşlanmıştı.
O da biliyor güzel bir kadındı ama...
Yaşlı bir güzeldi artık o.
Şimdilerde, gençliğindeki güzelliğini sadece
kadından anlayan ve yüzüne baktığında yirmi sene önceki halini tahayyül edebilen (imgeleyebilen) bir erkek anlayabilirdi.
O dönem suratına bakmayıp, burun kıvırdığı pek çok genç erkek, bugün onun varlığını bile fark etmiyordu.
Artık otobüse bindiğinde muavin,
abla arka sıralara doğru lütfen... diye başlayan cümleler kuruyordu.
Her şeye rağmen o bir kadındı.
Gönlü kocamamış bir kadın.
Selâmetle...
13 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...