Ana içeriğe atla

BULMACA VE SAYGINLIK


Eskiler daha iyi bileceklerdir ancak çok önceleri gazetelerin özel bulmaca ekleri yoktu.
1980’li yıllarda bir büyük gazetenin Bil-Bul adlı ekini ilk kez verdiği günleri anımsıyorum.
O dönem henüz gündelik hayat karmaşası denilen ne idüğü tam da belli olmayan o anafora kapılmamıştık çünkü.
Çocuktuk.
Alıp sayı bulmacalarını hevesle çözmeye çalıştığım günleri dün gibi hatırlıyorum.
Neresinden bakarsam bakayım bulmaca çözen insanlar eğer
belli koşullara da sahiplerse ben de saygınlık uyandırırlar.
Belli koşullarla kastettiğim nelerdir ?
Okuyan, düşünen, araştıran
beyaz yakalı diye tabir edilen kişilerin bulmaca çözmesi beni o kadar da şaşırtmaz.
Yani işin doğrusu çok özel bir hayranlık da uyandırmaz.
Ancak örneğin bir kömür ocağında ya da bir sanayi sitesinde, verdiği bir mola da bulmaca çözmeye çalışan birisi ben de bir saygınlık uyandırır.
Elleri kömür karbonundan siyahlaşmış ya da tırnaklarının arası yağ içinde kalmış ortalama bir işçinin bulmaca çözmesinden ya da çözmeye çalışmasından bahsediyorum.
Öyle basit, sıradan, alışılagelmiş, ucuz bir iş değildir bulmaca çözme işi.
Örnekteki profile sahip birisini
ne var canım herkes bir şeylerle uğraşıyor, o da bulmaca çözüyor işte deyip, bu ayrıntıyı kolayca atlayabilir miyiz ?
Hayır maalesef atlayamayız.
Nasıl her şeyin bir kültürü olduğundan bahsediyorsak, bulmaca çözmenin yani bulmacaların ayrı bir kültürü olduğunu da zaten biliyoruzdur.
Kaldı ki bulmaca çözme işi
ödüllü bulmacalar müstesna kalmak koşuluyla çözen kişiye ilk anda somut ve pratikte de getirisi olmayan zihinsel bir faaliyettir.
Esasen yazıyı kaleme almış olmama sebep, bulmacanın insanın düşünme yetisine nasıl bir fayda getireceğini anlatmak değildir.
Ya da bulmacanın tarihsel gelişimiyle ilgili süreci gözler önüne sermek de…
Ancak
mavi yakalılar olarak tabir edebileceğimiz, üretim faaliyetine masa başında değil de kol gücüyle katkıda bulunan ve eğitim düzeyi beyaz yakalılara göre nispeten daha düşük olan kimselerin bu iş için gösterdikleri gayretin daha değerli ve önemli olduğunu düşünüyorum.
İşte sıradan bir bulmaca çözme işinin ben de bu şekilde saygınlık uyandırmasının sebebi de bu olsa gerek…

Selâmetle...
14 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...