Ana içeriğe atla

GÜVEN

Bir insanın kendisine güven duyup duymadığını değerlendirirken hangi ölçü esas alınmalıdır ?
Tersinden de sorabiliriz.
Yani hangi ölçü ve ölçütleri esas alarak, bir kimsenin kendisine güven duyup duymadığına karar verebiliriz ?
Genel olarak, insan davranışlarındaki
minik detaylar
, aslında kişinin kendine güven duyup duymadığı hususunda çok ama çok önemli ipuçları verir.
Kendiyle barışık bir insanın kendi kusurlarıyla ya da yetersizlikleriyle rahatlıkla alay etmesi bu duruma örnek gösterilen bilindik örneklerdendir.
Ancak kendisiyle alay edebilen kişi, bu kusurlarını ve yetersizliklerini ön plana çıkararak
sui-generis
(kendine özgü) bir savunma stratejisi geliştirmiş olabilir.
Bu sayede gelebilecek eleştiri oklarını
daha onlar yayı germeden
kendisine saplayarak ortamı kendi lehine çevirme gayretine girmiştir çünkü.
Ne yazıktır ki bir de diğer kesim vardır.
Onlar da öncekilerin aksine, değil kendileriyle alay edebilmek, eleştiri ya da alay konusu olabilecekleri zannıyla kendileriyle ilgili bir yetersizlik ya da eksiklikten bahis açılacak diye paranoya bile yaşayabilmektedirler.
İşte bu noktada kendisiyle alay edip okları kendisine saplamayı göze alabilen kişi,
öz güven konusunda
paranoya yaşayan kişiden yine de fersah fersah daha ileridedir.
Ayrıca bir kimsenin kendine gerçekten güven duyup duymadığını anlamanın altın formüllerinden bir diğeri,
o kişiyi kendisinden daha yüksek düzeyde
(ekonomik, kültürel ve sair faktörler) birisinin yanına hapsetmektir.
Elbette hapisten kastımız bu kişilerin birlikte olabilmelerini, baş başa kalabilmelerini, birlikte bir iş yapma durumunda kalmalarını sağlayabilmektir.
İşte saflar o zaman daha net bir şekilde görüntülenebilecektir.
Çünkü kendine güvensiz kişiler yetişkin yaşlarına rağmen, aslında olgunlaşamadıklarından çoğu kez hata yapabilirler.
Açık verirler.
Yani bir kişinin kendisine güven duyup duymadığını anlamanın bir diğer yolu da, kendisinden daha ileri düzeydeki kişilerin yanında rahat olup olamadığını incelemekten geçer.
Bir kişi, kendisinden daha donanımlı kişilerin yanında özgürce hareket edebiliyor ve ezilip büzülmeden, aslında o kişiye karşı sempatiyle karışık bir hayranlık duyabiliyorsa işte o kimse için gerçekten de
kendine güveniyor
diyebiliriz.
Kendisi yapamasa da, karşı tarafın, *
yaşamına anlam kazandıran üreticilik, yeteneklerini harekete geçiren yaratıcılık
faaliyeti içinde olduğunu bilir.
Onun gibi olamasa da ona saygı duyar.
En önemlisi, onun gibi olamasa da onunla birlikte olmak bile ona yetecektir…
Caiz bir tabirle, kendisine sapına kadar güveniyordur çünkü.
Selâmetle…

Bibliyograyfa : * 'Neden Yetkin Yetişkinlik ?' , Erdal Atabek, Cumhuriyet, 18 Eylül 2006 Pazartesi, Sayı 29566, sf.4
9 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...