Ana içeriğe atla

TAZE HEVES VE KARARLILIK


Taze heves başkadır.
Bambaşka.
O ilk anlık heves var ya ?
Coşku had safhada ve bazen ekstasyon (taşkınlık) halindedir insan.
Arzularının hiç bitmeyeceğini, alacağı hazzın hiç bitmeyeceğini zanneder.
Bir o kadar da yanıltıcı ve büyülüdür taze heves.
Heves duyulan şey hedef ayırt etmeyebilir.
Hemen hemen her şeye heves duyulabilinir yani…
Bir yemek, bir kadın, bir erkek.
Yeni tanışan çiftlerden biri diğerine çok ama çok düşkün olduğunda ortada korkulacak bir şey olabilir.
Taraflardan bir tanesi temkinli davranmalıdır mesela.
Taze heves olabilir.
Gördüğü bir arabayı hem de satın aldıktan birkaç ay sonra satmaya kalkan insanlar da böyledir.
Taze bir hevestir onların ki…
Ya markasına, ya rengine tutulmuşlardır çünkü.
Öz /çekirdek ile değil çerçeve ile uğraştıklarından yanılmışlardır.
Birkaç sebepten dolayı taze hevesli olunur.
Örneğin
ne istediğini tam olarak bilememek bunun en önemli sebeplerindendir.
Ne istediğini tam olarak bilemeyen kişi, ilk gördüğü anda beğendiğini zanneder.
Ancak yanılıyordur.
Sadece beğendiğini zannetmiştir.
Ne istediğini bilememenin dışında,
orta ya da uzun vadede plan yapamamaktan da kaynaklanabilir bu durum.
Hangi koşullar altında, hangi sıra dışı durumlarla karşılaşılabileceğinin hesabını iyi yapmayanlar sürpriz durumlarla karşılaşırlar.
Bu sürpriz durumlar, onlara, ilk anda duydukları o taze hevesin artık olmadığı başkaca ruh halleri yaşatır.
Her şey ansızın gelişmiştir çünkü…
Kişiliğin oturmaması da taze hevesin hemen geçmesinin önemli sebeplerinden biridir.
Geliştirilemeyen kişilikler, henüz olgunluğa erişmediğinden her an değişken bir mizaç yapısı gösterebilecektir.
Son tahlilde, ne istediğinizi tam olarak biliyor, plan yapabiliyor ve kişiliğinizi de sağlam temellere oturtuyorsanız, tercihleriniz ve talepleriniz gelip geçici bir heves değil, ayakları yere basan istikrarlı istekler olacaktır.

Bunun sonucunda da kendinizle fazlasıyla gurur duymamanız için hiç bir geçerli mazeret de kalmayacaktır.
Sabrın sonu ile...
4 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...