Ana içeriğe atla

AĞLAMAK AMA NE İÇİN ?

Bebekler ana rahminden ayrılır ayrılmaz ağlamaya başlarlar.
Elbette o bebekler, plasentanın içinde amniyo sıvısı ile bir bütün olmuşken
ben dışarı fırlar fırlamaz ağlamaya başlayayım en iyisi diye oturup düşünmezler.
Bu ağlama aslında bir yaşam belirtisidir.
Ya da yaşamsal bir belirtidir.
Her ne kadar râhmetli Cem Baba oğlu Emrah’a yazdığı şarkıda
...doğarken ağladı insan bu son olsun bu son demişse de bunun böyle olmadığını hepimiz çok iyi biliriz.
Bebeklik dönemi atlatılıp 5 yaşını da geçtikten sonra örneğin 6 ya da 7 yaşında iken de ağlar çocuklar.
Neye ağlarlar ?
İlk akla gelen, canları acıdığında ya da talep ettikleri herhangi bir şey yerine getirilmediğinde ağladıklarıdır.
Canları yandığında, bir yerleri acıdığında ağlayan çocuklara dikkat edelim.
Bir yere kazayla çarptıklarında ya da kendilerine sert bir cisim çarptığında doğal olarak çocuğun canı acır.
Bunu ifade etmenin tek yolu da ağlamaktır.
Çarpma anı ile ağlamaya geçiş arasında belki de bir saniyelik bir zaman dilimi vardır.
İşte ne olursa o anda oluyor.
Çocuk
ağlayayım mı ağlamayayım mı diye tercihli olarak karar mı veriyor yoksa bu karar beyinden otomatik olarak mı geliyor ?
Hatırlayanınız varsa sormak lâzım.
Ya da doğru dürüst bir cevap vereceğine inandığınız bir çocuk da varsa sormak.
Çocuk parkta koşturup duruyor. Sonra ayağının takılması ve düşmesi.
Düştüğü anda hemen ağlamıyor.
Çocuktan çocuğa değişmek koşuluyla her ne kadar düşme eylemine verilen reaksiyon
ağlamak olarak hiç değişmiyorsa da, çocukları ağlamaya sevk eden her defasında acı olmayabiliyor.
Çocuk oyun sırasında düştüğü için canı yandığından değil ama, sadece
düştüğü için ağlayabilir. Çünkü belki de oyun esnasında birinden kaçıyordur ve inanılmaz bir keyif alıyordur.
Ancak düştüğü için yakalanmıştır ve oyunun da hiç bir zevki kalmamıştır.
Yani acıdan çok sadece ,
düşmüş olmasına ağlayabilir.
Çocuk o esnada oyunda oynamıyordur belki ama ağladığında
normalin üzerinde bir ilgi gördüğünü keşfetmiş olabilir.
Herkes onu kucağına alıp sevecektir.
Okşayacaktır.
Gayet hoş yani.
Ağlamak ve arkasından
isteklerin teker teker yerine getirilmesi ise bambaşka bir keyif verir çocuk için.
Kârlı bir iş.
Maliyet sıfır.
Ya da bir kaç damla göz yaşı.
Yanak kısmındaki
bir kaç yüz kasının da istemli olarak kasılmasıyla gerçekleştirilen ağlama eylemi.
Hepsi bu.
Çocukken kimseye zarar vermez bu gözyaşları.
İstismar diye bile adlandırılamaz. Çocuktur. Ağlar ağlar durur.
Ve belki de hatırlamasak bile çocuk psikolojisi gereği hepimiz yapmışızdır.
Tehlike, bu oportünist (fırsatçı) gözyaşı istismarcılığının yetişkinlerde de olması ihtimalidir.
İşte bu kaypakçadır.
Selâmetle...
Posted by Picasa
7 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...