Ana içeriğe atla

BAŞARIYA GİDEN YOLDA BİR ANAHTAR : OBJEKTİF ÖNEMLİLİK


Önemli adam olmak başkadır. Kim önemli olmak istemez ki ?
Belki de tüm gayretlerimiz aslında
önemli birisi olmak içindir.
Toplum içerisinde itibar görmek, saygınlık kazanmaktır arzumuz.
Görünüşte belki bir işi para için yaptığımız yani tüm çabalarımızın para için olduğu söylense de aslında paranın bize sağlayacağı
önemliliktir tercih ettiğimiz.
Yani para kazanmalıyız, bu uğurda çabalamalıyız ki önemli olabilelim.

Devam edelim.
Menfaatlerinizin uyuştuğu , örtüştüğü kişiler için zaten önemlisinizdir. Çünkü bu insanlar zaten size ihtiyaç duymaktadır ve siz onlar için önemlisinizdir.
Farkındaysanız
siz onlar için önemlisinizdir diyoruz.
Bu şu demektir : böyle bir durumda sizin önemliliğiniz subjektif (öznel) yani
kişiden kişiye değişen bir önemliliktir.
O kimseler için önemli olmanız ya da birilerinin ihtiyaçlarına cevap verdiğiniz için önemli olmanız
gerçekten önemli birisi olduğunuz anlamına gelmeyebilir.
Ya da tersten söyleyelim.
Evrensel kriterlerde, objektif(nesnel) yani herkese göre önemli olmanız ise başka birşeydir.
Asıl zor olan da budur.
O zaman nedir sizi önemli kılan ?
Menfaatleriniz uyuşmasa da , örtüşmese de birilerinin size değer verip önemli kabul etmesidir bütün mesele.
Saygınlık uyandırabilmektir meselâ.
İş yerinizde kapınızın önünde ayakkabılarınızı her gün boyattığınız boyacı çocuk için siz önemlisinizdir.
Ancak bu önemliliğin hem çapı küçüktür hem de subjektiftir. (özneldir)
Yani boyacı çocuk referans alınarak tanımlanmıştır bu önemliliğiniz.
Sadece ona göre önemlisinizdir çünkü.
Bir arka sokaktaki boyacı çocuk için hiç bir önemliliğiniz yoktur.
Böyle bir durumda, sizin önemliliğiniz
miyop bir bakış açısıyla tanımlanmıştır.
Zor olan ise önemliliğinizin hem çapını büyültmek hem de genel geçer ölçütlerde objektif yani
kâhir ekseriyet (ezici çoğunluk) için kabul edilebilir bir önemlilik yaratabilmektir.
Ya da herkes için olmasa da bir çok kimse için önemli olabilmektir.
Ve aslında başarıya giden bir yol da, geniş çaplı bir objektif önemlilikten geçer.
Başarması, ulaşılması güç olsa, çok ama çok emek istese de...
Selâmetle...
6 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...