Ana içeriğe atla

FİZİKSEL AYRILMA VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( I )


Anne-oğul ilişkisini farklı bir düzlemde tanımlayan Jocasta Kompleksi konusuna daha önceki iki bölümlük yazı dizimizde değinmiştik.
Bugün anılan konuyla ilgili subjektif kanaatlerimizden bir tanesine yer vermek istiyoruz.
Konuya soruyla girelim.
Sorumuz şu :
Annenin oğluna duyduğu sahiplenme duygusunu hepimiz biliriz.
Ve hatta ne yazık ki kahir ekseriyetle (ezici çoğunlukla) aynı anne, oğlunun bir kadınla birlikte oluşunu ilk anda kabullenemeyebilir.
Peki aynı durumun bir benzerinin de baba ile kızı arasında yaşanması gerekmez mi ?
Açarsak.
Bir baba, kızının bir erkekle birlikte olmasını örneğin evlenmesini neden olgunlukla karşılar ?
Neden bir annenin oğlunu kıskandığı gibi baba da kızını kıskanmaz ?
Ya da bir kıskançlık ya da kabullenememe varsa bile bu optimum (ideâl) ölçüdedir.
Babanın sevgisinden şüphemiz yoktur.
Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır...
Öncelikle böyle bir soru nasıl doğdu ?
Bu soru çaprazlama bir mantık sonucu doğdu.
Şöyle ki:
Bir tarafta anne-oğul varken karşı tarafa da baba-kız’ ı koyduk.
O kadar.
Şayet anne oğlunu kıskanıyorsa, neden baba da kızını bir erkekten (mesela damadından ) o kadar kıskanmaz ?
Peki babalar kızlarını daha az mı seviyor ?
Asla !
Kanımızca bu sorunun cevabı fiziksel ayrılma da yani tensel, bedensel kopuşta gizlidir.
Erkek çocuk annesinin rahminden kopmuş, onun bedeninden ayrılmıştır.
Fakat kız çocuk babasından bedensel bir kopma yaşamamıştır.
Elbette sperm aracılığı ile baba ve kız çocuğu arasında bir ilişki vardır ancak bu ilişki bedensel, tensel, fiziksel bir kopuştan öte, kabaca bir sıvı transferinden başka bir şey değildir.
Yani kız çocuk babasından bedensel bir kopuş yaşamaz.
İşte belki de annelik ya da annelik içgüdüsü denilen ve tabiatta yalnızca kadınlara bahşedilen bu yüce duygu da, bu fiziksel kopma, bedensel ayrılma temelinde gelişmiştir.
Toparlarsak;
Doğrusal bir mantık, bizi şu sonuca götürmez.
Anne oğluna nasıl düşkünse, baba da kızına eş şiddette düşkün olmalıdır.
Çünkü birinde ismine annelik denilen özel ve yüce bir duygu var iken, bu duygu aslında fiziksel bir kopmayı da gerektirir.
Ancak bahsettiğimiz ayrılma, tensel ya da bedensel kopuş baba kız ilişkisinde yoktur.
Meselenin özü, bir boyutuyla da olsa budur.

Diğer boyutu ise, bir sonraki yazımızda...
Selâmetle…
21 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...