Ana içeriğe atla

İŞLETMELERDE TALTİF POLİTİKASI ( II )


Geçen yazımızda işletmelerdeki taltif (terfi) politikalarının nasıl şekillendiğine dair açıklamalar yapmıştık.
Açıklamalarımızı da ikili bir ayrıma tabi tutmuş, kısaca ve kabaca şöyle demiştik.
Kurum içi yükseltmeler ya kurum içinde yapılan ve başarıyı nicel (sayısal-kalitatif) olarak ölçen sınavlar ile olmaktadır.
Ya da içini tam olarak da dolduramadığımız kişisel perfomans kavramı ile…
Bu yazımızda ise, kurumsal yapılarda taltif politikalarının niçin kişisel performans ile değil de, teorik yeterliliği ölçen, spesifik mesleki bilgileri sınayan sınavlarla sağlanması gerektiğine dair şahsi kanaatlerimizi bildireceğiz.
Her şeyden önce kurum içi yapılan ve mesleki yeterliliği ölçen sınavlarda objektivite vardır.
Bu tip sınavlarda şaibe yoktur.
Yansız ve tarafsızdır.
Sınav soruları zor ise herkese zor, kolay ise herkese kolaydır.
Seçme işi sınavla olduğundan, daha adil ve nispeten daha demokratiktir. Asıl vurucu olan ise, sınavla taltif edilen bir çalışan için, hiç kimse torpilliydi zaten şeklinde, başarıyı gölgeleyici bir yaklaşımda bulunamaz.
Çünkü, sınavda başarı gösteremeyen diğer tüm çalışanlar da dahil herkes bilir ki, sınavı kazanan bileğinin hakkıyla bu sınavı almıştır.
Kaldı ki işletmelerdeki çalışanlar arasında yaşanan yoğun rekabetin olduğu günümüzde, caiz bir tabirle ağzı olanın konuştuğu bir ortamda, çalışanların birbirlerinin başarılarını gölgelemek için her türlü yola başvurdukları da bir gerçektir.
Kişisel performans denilen, başarıyı nicel (sayısal) olarak değil de, nitel (kalitatif) olarak ölçen ve bize göre de başarıyı somut olarak da tespit edemeyen bu yaklaşımda ise diğer çalışanlarca bir meşruiyet (legitimacy) sorunu yaşanabilir.
Kişisel performansa göre taltif edilenler, diğer çalışanlarca sorgulanabilir.
Ayrıca diğer çalışanlar arasında, başarının kaynağının aslında belirsiz olduğu şeklinde, yoğun bir muhalefet oluşmuş olabilir.
Bu yaklaşım, kişisel performans denilen metotla bir üst kademeye yükseltilen çalışanın kurum içinde ve yeni statüsünde rahat ve huzurlu çalışamamasına sebep olacaktır.
Sadece bununla da kalınmayıp, diğer çalışanların kendileri yükselemedikleri için demoralize olması, nihai olarak da prodüktivite (verimlilik) azalması sonucu doğacaktır.

Ancak bilinmektedir ki * herhangi bir işletmenin başarısındaki en büyük pay o işletmede çalışan personele aittir.
Ve nihayet kişisel performans denilen ve başarıyı nicel (sayısal) olarak tespit edemeyen bir yaklaşım, çalışanların, diğerlerinden sıyrılmak ve fark edilmek için yağcılık denilebilecek bir yöntemi tercih etmelerine sebep olabilecektir.
Son tahlilde, bize göre, işletmeler, anılan atmosfere panzehir olabilecek optimum (ideâl) taltif politikası olarak, nitel kişisel performans yöntemini değil, nicel olan ve kurum içi teorik/ spesifik mesleki yeterliliğin somut olarak belirlenebildiği sınav sistemini tercih etmelidirler.
Selâmetle...


Bibliyografya :
* İşletmeye Giriş, Prof. Dr. Oğuz Uras, Marmara Üniversitesi, Nihad Sayar Yayın ve Yardım Vakfı, İstanbul, 1992, sf.86
6 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …