Ana içeriğe atla

KORUMA YA DA GÜVENLİK


Bundan tam 11 yıl önceki, yani 5 Kasım 1995 tarihli Milliyet gazetesinin manşetini hatırlıyor musunuz ?


Unuttuysanız birazdan hatırlatacağım.

Ama önce ünlü gazeteci Mehmet Ali Birand’ın, ekibiyle birlikte hazırladığı ve iki yıllık hummalı bir çalışmanın ürünü olan Demir Kırat belgeselinin sunuş kısmında ne dediğini hatırlayalım.
Şöyle diyor usta gazeteci :

[...amacımız kimseyi yargılamak ya da aklamak değil…]

Bu ifadeyi çok beğenmişimdir.

Gerçekten de kimi zaman birilerini eleştirmiş kimi zaman da rahatlıkla övebilmişizdir.

Herhangi bir kurum, kuruluş, siyasi yapı ile yakından ya da uzaktan âlâkalı olmamanın rahatlığından kaynaklanmaktadır bu tutumumuz.

Başbakanın başına önceki gün gelen koruma skandalıyla ilgili olarak dünkü gazeteler zaten yeterince haber yaptı.

Teknik ayrıntılarını tam olarak bilmiyor olsakta, görünen o ki ortada komik ve belki de traji-komik bir durum var.

Bu ayrı bir konudur ve gerçekten de olayda ihmali ya da basiretsizliği olanlar olduğu tespit edildiği halde, ilgililerce işlem yapılmazsa, balçıkla sıvanmaya çalışılan bu güneş, er geç ileri tarihlerde de olsa kamuoyunca mutlaka fark edilip açığa çıkartılacaktır.

Eğer koruma görevlileri ya da bu konuyla ilgili her kimin bir hatası varsa çıkıp açık yüreklilikle söylenmelidir.

Bu en onurlu ve en güzel olan harekettir.

Ancak üzücü olan yaşanan tüm bu süreçte, olayın faturasının zımnen de (üstü kapalı) olsa oruç ibadetine çıkarılma gayretidir.

Kanımca bu olayda eleştirilecek pek çok kişi ya da kişiler olabilir.
Fakat hiçbir şey **** tuttuğu oruç beynine vuracak kadar Başbakan’ı etkiliyorsa, tutulması caiz değildir**** sözünü ve dolaylı olarak, oruç ibadetini hedef alan bazı ifadeleri meşru göstermez gibi görünüyor.

Göstermez, çünkü uykunu almazsan, yorgunsan, hele hele sahur gibi hayati öneme haiz olan ve neredeyse oruç ibadetinde çok önemli bir yeri olan şartı yerine getirmezsen başına bunlar tabii gelebilir.

Burada hatalı olan, yarı oportünist bir yaklaşımla 'ulan fırsat bu fırsat, işte şimdi tam sırası' deyip taaruza geçmektir.

Çünkü eleştirilerin hedefinde olması gereken oruç ibadeti değil, bu ibadetin uygulama koşullarını harfiyen yerine getirmeyen uygulayıcısıdır.

Yoksa pür, rafine, salt oruç ibadetinin ne kabahati var ?

Başbakan’ın yerinde olsam, kendimi iyi hisseder hissetmez olayın teknik bir tetkikini yaptırır ve bir basın toplantısı düzenleyerek olayda ihmâli olduğu tespit edilen herkesi kamuoyuna deklare ederdim.


Tabi görevden alınması gereken varsa görevden alınması da sağlanarak…

Bu arada, bir başbakanın aslında kendi hayati tehlikesi söz konusu iken, basının karşısına çıkıp bu konuda hesap verir gibi açıklama yapmaya çalışması bir çelişki gibi görülse de, maalesef cari siyasi konjonktür bunu gerektirmektedir gibi görünüyor.

Yâni olay öyle bir mecraya taşınıyor ki ; hayati bir tehlike atlatıyorsunuz ama insanlar 'gel bakalım buraya, neredeyse belki ölecektin, bu kısmı bizi ilgilendirmez, ama sen oruçlu olduğun için ölecektin öyle mi? hımmm...' deyip meseleye atlıyorlar.

Nihayet gelelim yazımızın giriş kısmında belirttiğimiz 5 Kasım 1995 tarihli Milliyet gazetesinin manşetine…

Manşet şöyleydi :

MOSSAD (İsrail Gizli Servisi) Uyudu.

Ne olmuştu biliyor musunuz ?

4 Kasim 1995 gecesi, İsrail’in başkenti Tel-Aviv’ de, İşçi Partisi tarafından düzenlenen bir mitingde Başbakan Yitzhak Rabin bir konuşma yapmıştı ve
alandan ayrılırken Yigal Amir adlı amatör bir katil yakın mesafeden başbakana kurşun yağdırmıştı.

Sonuç Başbakan Yitzhak Rabin suikaste kurban gitmişti.
Bu olayı örnek vermemizin sebebi, MOSSAD’ın dünyanın en güçlü istihbarat örgütü olmasıdır.

Elbette bizim yaşadığımız kabul edilebilir, savunulabilir, mazur gösterilebilir ya da üstü kapatılabilir bir vaka değildir ancak bakın 'en iyiler bile' buna benzer hatalar yapıp, hem de bedelini 'suikastler' tarihine yazdırabiliyorsa...

Bence bu rezalet değil başka bir şeydir.

Peki ya o zaman rezalet nedir mi ?

Onun adresini hepiniz zaten biliyorsunuz.

Selâmetle…


Bibliyografya :

**** Pencere Köşesi, Ramazan Hoş Gelmedi, İlhan Selçuk, Cumhuriyet, 18 Ekim 2006, Yıl 83, Sayı:29596, sf.2
16 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …