Ana içeriğe atla

OKSİJEN ÇADIRINDA AŞK VE ÇADIR SAHİBİ İLE ÖTEKİ


Oksijen çadırında aşk başkadır.

Çadır sahibi ile öteki yaşar bu aşkı.
Gerçek çadırdan bir farkı vardır bu çadırın. Ne elle tutabilirsiniz bu çadırı ne de gözünüzle görebilirsiniz.
Yok hayır ! dışarıdan baktığınızda değil, bizzat içinde bile olsanız fark edemezsiniz.
Hele ki gerçekten sevmiş, kanınızı akıtacak kadar sevmişseniz.
Bu çadırın mutlaka bir sahibi vardır.
Ötekine hiçbir zaman bir şey söylemez bu sahip.
Suskundur.
Öteki ile yoğun aşk yaşadıkları tüm zamanlar boyunca aslında orasının bir oksijen çadırı olduğunu bir tek çadırın sahibi bilir.
Bilir ve bunu
ötekinden sürekli saklar.
Çadır oksjen çadırıdır.
Çünkü doğal ortamlardan yani gerçek hayatın zorluklarından tecrit edilmiştir.
Gerçek hayatla iç içe olan bir aşk denkleminin sorun yaratacak bilinmeyenlerinden uzak durmak ister
çadırın sahibi.
Gerçek hayatın olası sorunlarıyla ama herkesin yaşadığı olası sorunlarıyla birlikte olmak korkutur onu da o yüzden.
Ancak
çadır sahibi için sorun, gerçek hayatta herkesin başına gelebilecek sıkıntılar değildir yaşanan bu aşkta.
Başka da sorunları vardır
çadır sahibinin.

Ruhunda, kendisiyle bile yüzleşemeyeceği kadar derin izler bırakmış olan.
Çadırın sahibi aslında kendisini korumaktadır dış dünyadan.
Güvensizdir.
Önce kendine, sonra topluma…
Çevresine.
Bu sebeple hiçbir zaman yaşayamadığı ama yaşadığını zannettiği aşkı da aslında bu güvensizliğinin kurbanı olur.
Korkaktır
çadır sahibi ve tüm korkaklar gibidir tabi.
Kahpe bir ihanet küpüdür yani.

Satar sizi.
Hem de can pazarında.
Hiç çekinmeden.
Her şeye rağmen
çadır sahibine göre aşk oksijen çadırında yaşanmalıdır.
Doğal ortamlarda herkesin her aşığın karşılaştığı olası sorunları o yaşamamalıdır.
Çadır sahibine, hiçbir zaman
aslında yaşadığı şeyin bir aşk değil, güvensizliği temelinde gelişmiş bir ilişki biçimi olduğunu anlatamazsınız.
Çünkü ona göre aşk, hiç sorun olmadığında güzeldir.
Sıkıntıları birlikte aşmak, zorluklara birlikte göğüs germek gibi şeyler çadır sahibi için ancak ve ancak kıçıyla gülünebilecek şeylerdir.

Oksijen çadırında aşk anayasasında yoktur öyle maddeler…
Öteki bunları bilmez.

Fark edemez. Çünkü çadır sahibi ile her şey güzel gidiyordur.
An gelir.
Çadır doğal ortamdan gelebilecek çok minik bir etki ile yırtılabilir.
Çadır sahibi bu yaşam biçimine alışık olduğundan bünyesi bağışıklık kazanmıştır.
Zarar görmez.
Öteki ise uzun süre maruz kaldığı oksijenden zehirlendiğini anlamıştır ancak çadır sahibinin kanlı irini iliklerine kadar çoktan yerleşmiştir bile.
Öteki doğal ortamına dönmüştür.
Çadır sahibi ise elinde çadırı yeni kurban arayışlarına…

Öteki beriki ne fark eder onun için ?
Selâmetle…
6 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...