Ana içeriğe atla

YIĞINLARDAN OLMAMAK İÇİN OKUMALIYIZ


"Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre yurdumuzda okuma yazma oranı…"
Belki günlük bir gazetede ya da bir haber kanalında üç beş ayda bir de olsa yukarıda belirttiğimiz şekilde başlayan cümleleri çok sık duymuşsunuzdur.
Okuma ve yazma.
Birlikte çok sık kullandığınız iki kelime.
Elbette okuma ve yazma, dar anlamıyla kullanıldığında birbiriyle doğrudan ilgilidir ve okumayı bilmeyen yazmayı, yazmayı bilmeyen okumayı da bilemez.
Örneğin yalnızca okuma öğreten ya da yalnızca yazma öğreten kurslar yoktur.
Okuma yazma kursları vardır…
Ancak bu iki kelimeyi geniş anlamıyla değerlendirdiğimizde ise birbirlerine zıt bir çok durumu da ifade ettiklerini kolaylıkla görebiliriz.
Sahibi olduğunuz tüm zaman fırsatlarını değerlendirerek yani zamanınızı optimum (ideâl) bir şekilde kullanarak sürekli okuyabilirsiniz.
Hiç yazmadan, yeni bir şeyler üretmeden sürekli okuyabilirsiniz.
Ancak okumadan yazamazsınız.
Üretemezsiniz.
Yazmadan okunur.
Hem de bolca.
Okumadan ise üretilemez.
Okuma aslında yükleme yapmaktır.
Biriktirmektir.
Biriktirir biriktirir ve ihtiyaç duyduğunuzda da biriktirdiğiniz bu hazineden kullanırsınız.
Okuma işi pasif (edilgen) bir eylemlilik süreci iken yazma işi dinamik bir süreci yansıtır.
Yani hayatın bizzat kendisidir de…
Her okuduğunuzda yeni bir şeyler öğrenir ve hatta günün birinde sizi kültür zehirlenmesine uğratacak boyutta bilgi küpü de olabilirsiniz.
Ancak yazıp yeni bir şeyler üretmezseniz özgün fikirlerinizi kitlelere aktaramamış olursunuz.
En iyi okur yarışması belki de şimdiye kadar hiç yapılmamıştır.
Çünkü teknik olarak en iyi okur ne demektir onu bile açıklamak güçtür.
Ancak en iyi yazar tanımlanmış bir sıfat tamlamasıdır ve ne anlama geldiğini herkes bilir.
Hiç yazmadan dilediğiniz konuda ve de dilediğiniz kadar kitap okuyabilirsiniz.
Ancak hiç okumadan istediğiniz konuda değil yazmak kalem bile oynatamazsınız.
Ve en önemlisi okuduğunuz kadar okunursunuz.
Hasılı, yazma işine soyunmuşsanız, okuma işine çırılçıplak soyunmanız gerekecektir.
Yoksa bir gün tükenirsiniz.
Yazamazsınız.
Dolayısıyla bir gün tükenmemek için okumak gerektiğinden,
yazamama riskinin yarattığı korku da bu sayede ortadan kalkacaktır.
Kendisine bu konuda yöneltilen bir soruya ünlü yazar Ahmet Altan bakın nasıl cevap vermiş :
*Tenorlarda nasıl seslerini kaybetme korkusu varsa yazarlarda da bir gün yazamama korkusu vardır.
Bütün yazarların bir gün yazamama gibi bir korku içerisinde olduğu söylense de kanımızca bu fikir doğru değildir.
Her zaman söylediğimiz gibi cevher okuyan insanın içindedir.
Öyleyse yazmasak da her şeye rağmen mutlaka okumalıyız.
Otobüste, metroda…
Vâkit bulabildiğimiz her yerde.
Günde on beş dakikalık okuma olmaz demeyin.
Olur.
Okuyalım.

Üşenmeden.
Yığınlardan olmamak için !
Selâmetle…


*Bibliyografya : Popüler Psikyatri, Dr.Mustafa Güveli, Her Söz Veren Aldatır mı ?, Kasım-Aralık 2002 , Sayı 10, sf. 5
8 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …