Ana içeriğe atla

KELLİK SORUNSALI VE ŞİŞMANLIKLA İLİŞKİSİ


Gelişmekte olan ülkelerin diğer bir adı AGÜ’ lerdir. Yani Az Gelişmiş Ülkeler.
Aslında işin doğrusu şudur.
Gerek iktisatçılar, gerekse de bir kısım sosyologlar açıkça az gelişmiş ülke demeyi tercih etmezler.
Bu yüzden daha onore edici olan gelişmekte olan ülke kavramı ortaya atılmıştır.
Yoksa her ikisi arasında bir fark yoktur.
Kelliği de buna benzetirim.
Açıkça kel diyemediğiniz durumlarda saçlar dökülmüş diyerek, durumu kurtarmaya çalışırsınız. Böylelikle karşı tarafı da fazla incitmemiş olursunuz.
Önden açılmış, biraz seyrelmiş demekte durumu kurtarabilir.
Havaalanı, ayna, optik yansıma, gözlerimiz kamaştı ifadeleri de, kel vatandaşlarımıza yapılan ironik saldırıların değişik çeşitlerindendir.
Bir tıp adamı olmadığımızdan, meselenin bilimsel kökenlerini net olarak yazamayacak olmakla birlikte, kelliğin erkeklik hormonundan kaynaklandığını duymuştuk.
Aslında erkelere nazaran kadınların saçlarının neredeyse hiç dökülmemesi bu duyduğumuz söylentiyi (ya da gerçeği) doğrulamaktadır.
Her ne kadar kellik pek de tercih edilen bir şey olmasa da, sanırım daha kötü olanı, aşırı kiloların da kelliğe eşlik etmesidir.
Demek istiyorum ki, eğer kilonuzu muhafaza edebiliyor ve hatta ince kalmayı başarabiliyorsanız, kel olmaktan çok da rahatsız olmanıza gerek yoktur.
Kilolu ve saçlı olmaktansa, zayıf ve kel sanki daha tercih edilesidir.
Çünkü kellik, o lüzumsuz kilolar ve koca göbekle birleştiğinde çekilmez oluyor.
Yoksa zayıf, atletik bir erkek gövdesinin üzerindeki kel bir kafa hiç de kötü durmayabilir.
Bazı erkeklere kelliğin yakıştığı ve hatta bazı hanımların kel erkekleri tercih ettiği de söylentiler arasındadır.
Ancak kelliğin sağlığı etkileyen, insanı rahatsız eden bir yönü var ki, kış geldiğinde kendini daha da hissettirir.
Saçlarınız yoktur ve gövdenizin üzerinde taşıdığınız şey artık saçsızdır.
Soğuğa karşı savunmasız kalmışsınızdır.
Hele bir de sinüzit denilen illetle boğuşuyor ya da soğuk havalara karşı hassas bir bünyeniz varsa, işte o zamanlar saçlı insanlara özenebilirsiniz.
Ve tarak artık sizin için hiçbir zaman kullanamayacağınız bir materyal, bir fantezidir.
Selâmetle…
7 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...