Ana içeriğe atla

MAĞAZADA YAŞANANLAR YA DA YAŞANAMAYANLAR


Dışarıdan bakıyorsun, seni etkiliyor.
Tabelası, vitrini, çalışanları.
Oradan ilk kez alışveriş yapacaksın.
Henüz içeri girmemişsin ancak kapının arkasından hepsi farklı görünüyor.
Daha önce karşılaştıkların gibi değil.
Ya da sana öyle geliyor.
Önceleri farklı semtlerde temas kurduğun başka mağaza görevlilerinin gösterdiklerinden daha samimi bir ilgi göreceğin zannı oluşuyor zihninde.
Diyorsun ki kendi kendine, bu kadar gösterişli bir ticarethane, hele hele şehrin en mümtaz insanlarının yaşadığı bir semte bu şekilde konumlandırılmışsa…
Ürünleri de, çalışanları da, kalitesi de, hizmeti de farklı ve özel olacaktır muhakkak.
Sadece dekorundan, dış görünüşünden bu kanıya varıyorsun.
Sonra bazı anlarda yaşadığın ve yalnızca insana özgü olan garip bir küçüklük hissine kapılıyorsun.
O mağazayı, sahibini, çalışanlarını, iş armonisini, sadece senin bildiğin küçük dünyan içinde ayrıcalıklı bir yere koyup, bir de üzerine otorite olarak görüyorsun.
Özel görüyorsun.
Ve tabii yabancılaşma.
Yabancı hissediyorsun kendini ve fakat birazdan orayla tanışacağın için de pasif bir mutluluk yaşıyorsun.
Daha en baştan karşındakine
sen zirvesin
diyorsun yani…
Bu sempatik bakış, sözgelimi vitrindeki kitapların arasında özgürce dolaşan ve yavaş hareketlerinden oraya ait olduğunu daha ilk bakışta anlayabileceğin nazlı kediye bile sirayet edebiliyor.
O kedi de sırf oraya ait olduğundan, senin için oranın değerli bir parçası oluyor…
Sokaktaki lâlettayin bir kediden çok farlı oluyor yani.
Bütün bunları düşünmek için özel bir çaba sarf etmediğin gibi, bilmem kaç saniye içinde aklından geçtiğini fark ediyorsun.
Bu farkındalıkla artık mağazanın içinde buluyorsun kendini.
Güvenlik görevlisiyle kasiyer kızın arasında geçen ve girişte kulak konuğu olduğun konuşmayı duyup ta duymamazlıktan geliyorsun.
Sapına kadar tecahül-ü arif yapıyorsun yani.
Kârdan gözü döndüğü her hâlinden belli işletme sahibinin, o kedinin kuyruğuna basmaya çalışıp, nasıl da aptalca ve sadistçe bir zevk aldığını da görüyorsun.
Şaşırmaya başlıyorsun.
-Bas ! bas ! fark etmez !
diyor birisi.
Dönüp bakıyorsun, kedinin kuyruğundan değil başka şeyden bahsettiklerini anlıyorsun.
Ne mutlu, düşündüğüm gibi değil deyip, derin bir nefes almışken, reyon sorumlusunun, yanındaki çalışanına, yeni fiyat etiketlerini
basması
için talimat verdiğini anlıyorsun.
‘Basılı fiyatından farklı fiyata satılamaz’
yazan kitapların üzerine…
Aklına mâhâllendeki dükkanında ikinci el mâlzemeler satan Hüseyin Amca ve içeri her gireni
hoş geldiniz
diye karşılaması geliyor.
Eski kitapların üzerinde, sultanlar gibi kurulmuş ve kimsenin rahatsız etmediği kedisi de…
Ve fiyat etiketi basılmamış, çoğunlukla pazarlık yapabildiğin kitapları.
Bunları düşünürken, arkana bakmadan o
mağazadan çıkıyorsun.
Bazı insanları da bu mağazalara benzetme gafletine düştüğün tüm zamanlar geliyor aklına.
Gülüyorsun kendine.
Hem de kıçınla.
Sabrın sonu ile…
11 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...