Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2006 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ÇİÇEKLERE BAKIN NE GÜZEL

Çok yoğun bir gün geçirdiniz.
Akşam da eve geldiniz. Sadece uyumak istiyorsunuz. Televizyonu da kapattınız. Gazete mazete de yok.
Yatağa girdiniz.
Günün yorgunluğuyla birlikte öyle bir atmışsınızki kendinizi o huzurlu mekana…Sonrasını hatırlamıyorsunuz.
Bu arada tercih sizin değil, bilinçaltınızın. İster rüya görür, ister görmez. Pek müdahale edemiyorsunuz yani.
O yorgunlukla yatakta dönüp dururken farkında olmadan körpecik kolunuzu ya da elinizi o güzel cüssenizin altına almışsınız farkında da değilsiniz tabii. Farkında olamazsınız çünkü uyuyorsunuz. Aradan belli süre geçmiş bir uyanıyorsunuz ki, kolunuz ya da eliniz uyuşmuş.
Burası önemli ; bedeninize ait bir parça yani kolunuz ya da eliniz uyuştuğu için mi uyandınız yoksa kendiliğinizden uyandınız ve bir uzvunuzun uyuştuğunu mu fark ettiniz ?
Sizce hangisi ?
Dolaşım sisteminin olması gereken zorunlu sirkülasyonu gereği yani bilimsel olarak ne kadar derin uykuda olursanız olun kolunuzun bir bölgesine kan yani oksijen ve besin maddesi gitmem…

OK YAYDAN ÇIKTIĞINDA

Bu sabah yüksek tirajlı bir gazetemizin ikinci sayfasını açıyorum. Bir başlık “babam beni sakın böyle görmesin”
O da ne ?
Amerika’ da yayınlanan bir program, dünya da ilk kez bizim ülkemizde yayınlanacakmış.
Sekiz tane erkek, kadın kılığına girip bilmem kaç gün boyunca bir evde kalacakmış ve birinciye para vereceklermiş. Ağda yapılırken çok zorlanmışlar falan…
İlk anda aşağıdaki şekillerde düşünülebilinir.

1. Ne var bunda, saçmalama lütfen, gayet doğal, hem bir ilk olacak.
2. Bakın bu bir magazin programıdır, neden bu kadar ciddiye aldığınızı anlayamadım. Gülelim, eğlenelim, kakara kikiri işte canım. Büyütmeyelim lütfen.
3. Özel televizyonlarla TRT arasında bir fark olsun o kadar değil mi ?
4. Haaa, n’olcak, laf yani, birileri (!) istemiyor diye neden karşı çıkayımki bu programa. İnadına destekliyorum. Modern ve çağdaş olmanın da bir bedeli var elbet.
5. Şahsen benim çocuğum olsa, eşcinsel olmasına hiç ses çıkarmam. O da onun tercihidir.
6. Bilirim ben bu tipleri, böyle programları malzeme yapa…

MEMLEKET

Hayatımın bir döneminde mutlaka yaşamak istediğim memleketimin bir güzel köşesi...
Batı Anadolu illerimizden birinin, şirin bir köyü...

Fotoşop motoşop da değil hani..
Gidip görünce daha da bir etkileniyorsunuz...

İnsan daha iyi anlıyor, dışarıdayken hasretle ölen şair, edebiyatçı ve sair adamların hevasını...
Söyleyen güzel söylemiş zaten.
Herşeye rağmen, bir başkadır benim memleketim...

SUÇ VE SUÇLU ÜZERİNE

İyilikten, doğruluktan, dürüstlükten bahsetmeyen yoktur. Ya da barıştan, kardeşlikten.
Bireysel olarak da, kitlesel olarak da durum değişmez. En kanlı işlere bulanan insanlar bile bunu “iyi bir şey” adına yaptığını söyler. Örneğin bunlar içinde bana en komik geleni “barış için savaş” teorisidir.
Normal koşullarda hiçbir dünya vatandaşı çevresinde yaşanan illegal bir olaya sempatiyle bakmaz. Sempatiyle yaklaşmaz, yaklaşamaz.
Televizyonda bir kapkaç haberi izlediğinizde, kapkaççının yakalanmasından üzüntü duyan hiç kimse olmaz. Failin yakınları müstesna…
Devam edelim.
Bir müzeden tarihi bir eser çalındığında, hırsızların yakalanması en mühim konu olarak karşınıza çıkar. İçten içe “lanet olsun, şu hırsızlar bir yakalansa” dersiniz. İnsani bir duygudur bu. Esasen olması gerekendir de…
Yanı başınızda bir hırsızlık haberi duysanız ve hırsızın yakalanmaması yönünde görüş bildiren birisinin varlığını hissetseniz, anılan kişiyle ilgili yalnızca iki şey düşünürsünüz.
Ya antisosyal kişilik bozukluğu ol…

ENTEL İLE ENTELEKTÜEL ARASINDAKİ FARKLAR

Entel okuduğu kitapların sayısını iyi bilir ,
Entelektüel bilmez.

Entel
konformisttir,
Entelektüel değil .

Entel paraya önem vermediğini söyler,
Entelektüel paraya önem vermez .

Entel ezileni dinler ,
Entelektüel ezilenin yanındadır .

Entel bir kitaba başlar ,
Entelektüel bitirir .

Entel derin fikir sahibidir ,
Entelektüel derin bilgi sahibi .

Entel başkasını,
Entelektüel kendini yaşar.

Entel eşitlikler üzerine ,
Entelektüel eşitsizlikler üzerine yoğunlaşır
.

Entel, dantel gibidir hemen sökülür ,
Entelektüel yıllara meydan okur .

14 Mart 2006_yeniköy

23 NİSAN

Artık toparlanma vakti.
Önce on beş günlük genel bir temizlik. Ortalık biraz dağınık.
Bol bol Cake...
Selda.
Kendi sesinden Nazım ve Üstad Necib Fazıl...
1985 Doors.

Waiting For The Sun ve diğerleri...
İspanya İç Savaşına yetişemedim...
Liberya da kaldı...
Pendik, Göztepe eski dostları ziyaret...
Yeni öğrenciler...
Eski okullarımın son hali...
Mezuniyetten önce belki de dünya üniversiteler tarihinde ilk kez yaşanmış uzun eşek oynadığımız kampüs bahçesine uğrayış...şimdilerde yemyeşil...
Nargilenin vazgeçilmez birlikteliği ve yanan minik kömürlerin, ufak zaiyatlarla odamın halısında kraterler bırakması...
Artık toparlanma vakti...
Ve bugün 23 Nisan.
Biz buluşturmuştuk şimdilerde otuzlu yaşlarda olan Irak'lı çocuklarla Birleşik Devletler'li akranlarını.
Şimdilerde tecavüze uğrayan Irak'lı kadınlar bas bas bağırıyor "karnımızda bunların piçlerini taşıyoruz" diye.
"Yardım edin" bize diye...
Yıllar önce 23 Nisanlarda el ele tutuşturduğumuz çocuklar büyümüş birbirlerine nele…

BİR YANIM HEP ORADA KALDI

*Hocam dün ziyaretinize geldim...

Ama yerinizde yoktunuz...

Eeee, bir zamanlar fırtınaydık tabii.

Yaz geldi. Şimdi bahar ayı, Amerikan Üniversitelerinde konferanslar ayıdır.

Ya bizde. Valla bizimkiler de şenlik üstüne şenlik yapılır.
Kötü mü, yooo ben gayet memnundum. Gençlik, bizim gençliğimiz...
*M.Ü.-Göztepe Kampüsü

AŞK

Her şey değişmişti ama bir şey hariç; hem utangaç, hem hevesli, hem de mektepli sevgililerdik hâlâ...

PERDE ARKASI

Tıp, hukuk, mühendislik, edebiyat, işletme, ilahiyat, filoloji, sosyoloji, ekonomi… Üniversitelerdeki yüksek öğrenim programlarından bir kaçını yazdım farkındaysanız. Peki neden ?
Şimdi bunların içinden bir tanesi var ki, “bir noktada” diğerlerinden tamamen ayrılıyor.
Kiminiz filoloji, kiminiz tıp, kiminiz belki de hukuk hepsinden farklı bir bölümdür diye düşünebilirsiniz.
Hepsi birbirinden çok farklı olmakla beraber, yukarıda saydığımız konuların bir tanesinin diğerlerine göre “çok farklı bir yönden ” ayrımını yapmak istiyorum.
Teknik ayrıntıya girmeden yukarıda saydığım bölümleri sırasıyla anlatacağım ve ilgili bölüme ait anılan fark “o çok farklı yönüyle” kendiliğinden ortaya çıkacak.
Nedir “o çok farklı yön" ile kast ettiğim ;

bu farklı yön “halkın yorum yapma kabiliyeti ve yeni fikirler üretebilme ya da üretilmiş fikirleri yorumlayabilmeleri” dir.
Biraz açarsak;
Hepimiz aslında bir doktor değil miyizdir ?
Öyle ya, sağlığımızla ilgili ya da bir yakınımızın sağlığıyla ilgili bir sorun …

SAYGISIZLIK VE KÜSTAHLIK

Ne de güzel bestelemiş Orhan Gencebay. Hatasız kul olmaz demiş.
O Erkin baba ki, Orhan Gencebay’la birlikte müzik bile yapmış...
Hatayı hepimiz yapıyoruz.

Bilerek isteyerek, bilmeden istemeden.
Hata.
Birbirimizi kırdığımız da oluyor. Saygı sınırlarını zorlamak mesela.
Birine karşı saygısızlık ettiğinizde daha sonra durup düşünür müsünüz, ya da hiç düşündünüz mü ?
Cevabınız evetse rahat olun.
Keşke yapmasaydım der misiniz mesela. Keşke söylemeseydim, ağzımdan çıkıverdi diyorsanız kendinizi kötü hissetmeniz için fazla sebep yoktur.
Öz eleştiri getirmişsinizdir yani.

Durup düşünmüşsünüzdür örneğin.
Saygısızlık etmişsinizdir evet ancak toparlama sürecinin mekanizmasını da çalıştırmışsınızdır.
Durum kötü değildir. Saygısızlık edip, pişmanlık duymuşsunuzdur.
Bu durumda fail nedametten (pişmanlık) bahsedebiliriz.

Bilinçli bir hareket, kasıt, taammüd (tasarlama) yoktur.
Bilmeden istemeden olmuştur. Kızgınlık anında çıkıvermiştir.
Dominant (baskın) olan sinir yani öfkedir.
Belki kontrol çarklarınızı bir kez…

TARİHTİR BAŞTAN BAŞA, BAKARSAN KABATAŞA

Lisede okurken, Hababam Sınıfı filmlerini inanılmaz bir keyif ve coşkuyla izlerdik.
Tüm lise arkadaşlarımda benim gibiydi.
“Ne var, sadece siz mi ? O yaş grubunda olan tüm gençler zaten aynı şeyi hissediyor ” diye düşünebilirsiniz. Ama biz gerçekten de farklı duygularla izliyorduk bu serileri…
Biz yatılı bir okulda okuyorduk…
Bir erkek lisesinde…
Hatırlayın bakalım Hababam Sınıfı’nı.
Misafir birkaç kız öğrenci gelmesi dışında oyuncuların hepsi erkekti ?
Yatakhane sahnelerini hatırlayın ?
Onlar da yatılı okuyorlardı.
Eee ?
Eeeesi şu :
Nisan 1992’de, rahmetli Rıfat Ilgaz ölmeden bir yıl önce, arkadaşım Buğra’nın koluna girmiş bir şekilde, ağır aksak ilerleyerek, toplandığımız yerin kapısından içeri girdi.
Oğlu Aydın Ilgaz’da yanındaydı. O gün Aydın Ilgaz’dan duyduklarımı yıllar boyunca hiçbir basın yayın organında duymadım.
Taa ki birkaç yıl öncesine kadar bazı gazetelerde görene kadar…
Neydi o gün Hababam Sınıfı’nın yazarı sevgili Rıfat Ilgaz’ın oğlu Aydın Ilgaz’ın ağzından duyduklarım ?
Hatıramdan v…

KİM BU EDEBİYAT ADAMIMIZ ?

Kastamonu’nun Cide ilçesinde doğdu. Okulda başarılı bir öğrenci idi. Güzel yazılar ve şiirler yazıyordu. Daha onaltı yaşındayken, Faruk Nafız Çamlıbel’in dikkatini çekti.
Yazmaya devam etti. Okulda haşarı bir öğrenciydi. Yerinde duramazdı ve sırf bu yüzden “hal ve gidişattan” sürekli kötü not alırdı.
1933’ de askere gitti. Kemal Tahir’le burada tanıştı. Hem öğretmen, hem yazar, hem de şairdi. Belli ki doğuştan yetenekliydi.
Daha sonra Tarık Akan’ın başrolünü oynayıp ödüller kazanacağı Karartma Geceleri’ni de o kaleme almıştı. Bütün hayatı sürgün, hapis ve kaçışlarla sürdü. Oğlu Aydın’ın söylediği gibi, öyle dönemler oldu ki, babamla gizli gizli Beşiktaş Vapur İskelesinde buluşurduk.
Çok zorlu hayat koşullarında ayakta durmaya çalıştı. İlk eşinden ayrıldı. Sonra tekrar evlendi. Tek bir dikili ağacı bile olmadı bu hayatta. Paraya da önem vermezdi. Şiirinde söylediği gibi;


Ne saray, ne yalı ne köşk,
Ne bir dairecik kooperatiften,
Ne bebek sırtlarında bir çadır
Bir gecekondu da yok…

Babasını ya h…

DÜN TANIŞTIK

Biz insanlar da biraz garibiz.
Güya birbirimize hakaret ederiz ya, itoğlu it diye.
Bazen de köpek herif deriz.
Kulağımızı kesip, kendi kıçımıza koysak kimbilir o hayvanlar bizim arkamızdan neler söylüyordur.
Ancak o zaman duyabiliriz...
Halen çözebilmiş değilim.
Hiç karşılaşmadım ama örneğin haberlerde bazen gösterirler ya, polis köpeklerini...
K9'ları.
Anlaşılmaz bir saygınlık uyandırır bu köpekler bende...
Düşünsenize, hayvanın üç kağıtla falan işi olmaz.
Alavare dalavare yapmaz.
Hani bilse belki yapacak.
Ama bilmezki yapsın.
Yani hayvanlar cennete gitseydi eğer...
İnsanlara yer kalmazdı.
Kesin...
Efe'yle bugün tanıştım. Biraz da önüme bakmam lazımmış.
Bir yıla yakın süredir her hafta sonu düzenli olarak gittiğim istasyonun köpeği.
Sivas Kangal.
Komik gelebilir size.
Belki biraz Anadolu'luk.
Nedendir bunu da bilmem ?
Örneğin bir Alman kurdu dediklerinde, ya da doberman dediklerinde o kadar heyecanlanmam da Sivas Kangal deyince heyecanlanırım.
Hani Sivas'a hayatımda gitmedim. Görmedim.
Desem…

BAHAR GELDİ YA ESNAFLAR ?

Nihayet beklenen bahar geldi.
Onyüzbinmilyonlarca yıldır bu topraklarda bahar hep aynı dönemde gelir ve yine ait olduğu aylarda kimseye haber vermeden gider.
Gelişi de, gidişi de bizim sırrını tam olarak çözemediğimiz özel bir parametreye bağlıdır.
Bahar geldiğinde her yerde, her köşede bir hareketlilik başlar. İnsan dursa bile örneğin kanı durmaz.
Kaynar !
Sıcaktan mıdır tam olarak o da belli değildir. Kerameti kendinden menkul dersek, ağyarına mani olmuş oluruz, efradına da cami...
Caddeler, sokaklar ve insanlarda belirgin bir değişim gözlenir baharın gelişiyle.
Örneğin öğrenciler için havaların açılmasıyla ders çalışma hevesi diye bir şey kalmaz.
Ya esnaflar ?
İşte havaların ısınmasıyla birlikte, özellikle dükkanları karşılıklı olan ya da yan yana olan tüm esnaflarda bir canlılık başlar. Ama bu canlılık ticaret hayatındaki canlılığın ötesinde, havaların ısınmasıyla birlikte özgürleşmekten kaynaklanan bir canlılıktır.
Alışverişe çıktığınızda birbirine komşu esnafları ya da arastaları dikkatli…

ÜNİVERSİTELER VE YABANCI DİLLE EĞİTİM ( V )

Ülkemizde yaşanan üniversite sorunsalı ile ilgili beşinci yazımızı yayınlıyoruz. İlki, kalite ve üniversite idi. Arkasından üniversite ve meslek tercihi ile üniversiteler ve sonrası ardından da, üniversite ve ara geçiş formu gelmişti.
Bugün de üniversiteler ve yabancıdille eğitimkonusunu inceleyeceğiz.
Türkiye’de hayatında hiç okula gitmemiş ve belki de okuma yazma bile bilmeyen bir yurdum insanının yabancı dil hakkında yapacağı bir yorumu mutlaka vardır. O da gayet aşikardır : “en az bir lisan bileceksin” Bazen bu argümanı kişisel birikimleriyle zenginleştirmiş yurdum insanları da çıkar : “bir lisan değil, en az iki lisan bileceksin”
Baştan söylemeliyim ki , elbette yabancı bir dil bilmenin burada sıralayamayacağımız faydaları vardır. Ama kimsenin aksini iddia edemeyeceği doğruları tekrarlamak ne kadar rasyonel olur ?
Kimsenin yabancı dil öğrenilmesin dediği yok zaten. Sorun, verildiği iddia edilen yabancı dille eğitimin, “hangi aşamada” verildiğidir.
İtirazımız da bu noktadadır.
Daha da …

KİRLİLİK

Kitaplarla aranız nasıl ?
Yoksa sizin evdeki kitapların sayfalarını açtığımızda, matbaadan ilk çıktığı zamanki o pür-pak kağıt kokusu hala durmuyordur umarım.
Matbaadan yeni çıkmış kitap arası sayfa kokusunun o şekilde kalması sizin için zararlıdır unutmayın.
Belki de deterjan üreticilerinin sırf para kazanmak için, 'kir' i güzel ilan eden eşsiz teorik yaklaşımlarının, pardon 'saçmalamalarının' dışında, 'kirliliğin' gerçekten de güzel olduğu tek yer kitap arası kirliliktir.
Sayfa kirliliği yani.
Görüntü kirliliği gözü yorar.

Başınızı bile ağırtabilir.
Ve hatta öyle olur ki ne görüp görmediğiniz, ne anlayıp anlayamadığınızı da anlayamazsınız baktığınız şeylerde.
Uzmanlar ders çalışan öğrencilere 'önce masalarınızın üstü temiz kalmalı' diye boşuna mı öğütlüyorlar ?
Gürültü kirliliği.
Bilmem kaç desibelin üstü altı diyorlar ya.

Ondan bahsediyorum. O ise tüm akli melekelerinizin dumura uğramasına ve kim bilir bir sürmenaj etkisi bile yaratmasına sebep olabilir.
Kitapl…

YA DA...

Minibüslerde çok sık rastlarız.
Yolculardan bazıları camdan dışarı bakar.
Yolu, arabaları seyrediyordur. Sanki daha önce hayatında hiç araba görmemiş gibi bakar da bakar. Evler ya da caddeler cazip geldiğinden midir bilinmez.
Merak eder bakar.
Canı çeker bakar.
Ama bakar.
Belki de dalıp gitmiştir. Kim nerede indi, kim kaç lira verdi, kimin eli kimin cebinde bilmez.
Şoför süratli mi gidiyor, öndeki arabayı solladı mı, yolcuların hayatını ve pek tabii kendi hayatını da tehlikeye attı mı atmadı mı onu da bilmez…
Yolculardan bazılarıysa uyur.
Ne arabanın amortisörünün, kasislerde yaptığı vals, ne de çukurlarda yaptığı tango, uyuyanı o derin uykusundan uyandırmaz.
Uyuyan zaten hayal alemindedir.
Ama kesin olan hiçbir şeyden haberi olmadığıdır.
Gövdesiyle öndeki genç hanımı sıkıştıran adamı, memeleriyle de genç adamı uyarmaya çabalayan kadını da görmez…
Belki de bıraksanız hep “o uykusunda” kalmak isteyecektir.
Sadece yanındakiyle ya da cep telefonu ile konuşan da vardır.
Görüntüde duyarlı bir insandır am…

ANALARI ALMAYA GELİYOR !

Ülke çalkantılı bir dönemden geçiyor. Her an memleketin bir köşesinden yürek dağlayan şehit haberleri geliyor. Terör, cinayet, ihanet, gasp, tecavüz ve diğerleri…İnsanların acıları büyük ama korkuya, tedhişe yer yok.
Olmayacak da.
Bütün bunlar yaşanırken, profesyonelce organize olmuş büyük bir kitle de yarın, yani, 12 Nisan 2006 Çarşamba günü saat 13:00’ de Ankara Tandoğan Meydanında yapılacak protesto gösterisinin son hazırlıklarını tamamlıyor. “Katilim Kim ?” sloganıyla sesini duyuracak olan gurubu oluşturanlar ise, ulusal ve uluslar arası platformda faaliyet gösteren
79 adet sivil toplum kuruluşu.
Ancak bu Sivil Toplum Kuruluşları (STK) Ankara Tandoğan’da yarın tek bir pankartla temsil edilecek. Hayvan Hakları Türkiye Aktif Güç Birliği Plaftformu ( HAYTAP )çatısı altında…
Hayvanlara yapılan zulmü başta Türkiye’ye sonra da tüm dünyaya hatırlatacak/haykıracaklar. Yurtdışından destek verecek ülkeler ise Fransa, İsviçre, Almanya…
Türkiye’de son zamanlarda yaşanan sosyal korozyon, ne yazık k…

BİR KELİME

Günlük hayatımızda sınırlı bir kelime dağarcığıyla konuştuğumuz söylenir sürekli. Kullandığımız kelime sayısı ve kurduğumuz cümle kalıpları da sınırlıdır. Kim bilir belki de ihtiyaçtan dolayı böyledir. Daha doğrusu ihtiyaç duymadığımızdan.
Öyle ya, yetkili kimselere, herhangi bir konuda brifing vermediğimize göre, entel-dantel kelimeleri de zırt pırt kullanmanın alemi yoktur. Kullanırsak ne olur ?
Millet bize garip garip bakar. Peki bakmaya hakkı var mıdır ?
Orasını bilemem…
Ekran karşısındaki insanların ise ayrıcalıklı bir durumları olsa gerek. Düşünün milyonlarca insanın sizin ağzınızdan çıkan kelimelere odaklandığını.
Siz bazı kelimelerin anlamını bilemiyorsanız, pek de iç açıcı bir durumla karşı karşıya olduğunuzdan bahsedemeyiz. Peki herkes, bu ekran karşısındaki bir kişi de olsa, her kelimenin anlamını bilmek zorunda mı ?
Değil tabii. Çünkü böyle bir şey zaten mümkün olamaz.
O zaman ?
O zaman, anlamını bilmediğiniz kelimeyi ya kullanmayacaksınız, ya da açıkça “ben bu kelimenin anlamını …

TIP VE SİYASET

2000 senesiydi. O zaman internet falan da yok evimizde. O dönem, bir koldan tıp, bir koldan da siyaset bilimi üzerine derin araştırmalarımı sürdürürken, son durağım her zaman olduğu gibi, Beyazıt Devlet Kütüphanesi idi.
Tıpla ilgili olarak, o dönem psikiyatrik rahatsızlıklar üzerinde yoğunlaşmışken, siyaset bilimi cephesinde de, marxizmi yeni bitirmiş, sosyal demokrasiyle karşılaştırmalı analizlerimi sürdürüyordum.
Ama öyle amatörce ya da amatör bir ruhla falan da değildi hani.
Hiç unutmam fikir alışverişinde bulunduğum sevgili kardeşim Uzm. Dr. Mümtaz Takır, o dönem araştırmalarımla ilgili olarak “bu konularda, bir tıp fakültesi öğrencisinden daha fazla donatmışsın kendini” yorumunu yapmıştı.
Nereden çıktı bunlar şimdi ?
Eminim, konuyla ilginiz olsun ya da olmasın, bu iki bilim dalının yani tıp ile siyaset biliminin inceleme alanları olan, psikiyatri ile sosyal demokrasi arasında bir ilişki kurulabileceği aklınıza gelmeyecektir.
Haklısınız, çünkü hiçbir siyasi literatürde ya da psikiyatri …

EDİRNE/SELİMİYE CAMİİ/MİMAR SİNAN

Bu da bizim objektifimizden...Edirne'deki tarihi Selimiye Camii...

Töğbe, töğbe, sonradan farkettim, biz de poz vereceğiz diye kıbleye sırtımızı dönmüşüz...

çok büyüktü çook...ve o kadar geniş bir alanda tek bir sütun kullanılmaması bugün bile bir mimarlık/mühendislik harikası olarak kabul ediliyor...

bir o kadar da gizemliydi...
1575' de II.Selim adına yaptırılmış.
Mimar Sinan'ın ustalık eseri.
Caminin inşası esnasında, halktan biri "bu minare eğri" diye bağırmış. Mimar Sinan hemen adamlarını çağırıp, iplerin ucundaki kancayı minareye taktığı gibi minareyi yerinden oynatmaya başlamış. Amacı "minare eğri" diyen adamı ikna etmekmiş.
Ustaları hemen "sen ne yapıyorsun" demiş. "Kendini bilmez birisinin söylediği lafla mı hareket ediyorsun"
Sinan da cevaplamış :
"Kendini bilmez birinin bu eserimi gölgelemesine fırsat verememem"

31,28 mt çapında kubbe

Bilim adamları Ayasofya'nın kubbesinden bile daha büyük çaptaki 31,28 mt.'lik kubbenin hiç bir dayanak olmadan o dönemin koşullarında nasıl olup da, 4 minarenin arasına yerleştirildiğine hayran kalmaktadırlar...Hangi mühendislik ve matematik hesaplarıyla yapılmış belli değil ?
Ayrıca Edirne'deki Selimiye Camii'nin zemini kaygan olduğu için, bilim adamlarınca minarelerin temellerine kelepçe takılmasının uygun olduğu düşünülmüş. Bu sebeple minarelerin temelleri açılmış. Ancak o da ne ?
Sinan 1575'de yani 431 yıl önce bu işi çoktan düşünmüş bile !

FAHİŞE OPERASYONU

Son fuhuş operasyonu...
Belki fırsat bulsaydım tüm detaylarıyla gazetelerden ve görsel basından takip ederdim ancak böyle bir şansım olmadı.
Ancak eskiden beri bilindik bir şey vardır.
Bu fuhşiyyat işlerinde kişiler ve mekan değişse de “eylem biçimi” hep aynıdır.
Tanımlarımızı bu sefer seküler çerçeveden yapalım.
İki kişinin cinsel teması değildir sorun olan, işin içine “para karşılığı” ibaresi eklenmesi, meseleye fuhşiyyat boyutu katar.
Yani cinsel temasın paralı olanına fuhuş, bunu yapan kişiye de fuhşa/fahşa bulaşmış kişi anlamında fahişe denir.
Eğer para karşılığı değil de iki tarafın gönül rızası varsa, bunun adı aşk yapmak...
Taraflardan en az biri evliyse adına zina yapmak denir.
Yok taraflardan en fazla birinin rızası varsa, onun adı da taciz, tecavüz olur...
Hal böyleyken fuhuş meselesi için kapitalist ilişkiler ağının cinsel boyuttaki yansımasıdır diyebilir miyiz ?
Deriz.
Şimdi kafaların kumdan çıkarılma vakti gelmiştir...
Manken, fotomodel, oto-model, bilmem ne model yavruların fahişe o…

Öğlen Arası Jet Hızıyla...

Yok mümkün değil. Bu adamın görüntüsünü almak imkansız. Artık kamuoyuna ismini açıklayabilirim : Osman Pabuccu.
Ancak görüntü almak dediğim gibi imkansız.
Geçen aylarda tam yakaladım demişken, yine objektifimden kaçırmıştım
hatırlarsanız.
Ancak kararlılığım sürüyor ve tüm muhalefetine rağmen bir gün mutlaka fotoğrafını çekeceğim. Bu arada lezzet organizasyonu için, tüm arkadaşlar adına teşekkürler...

Malum, bir fotoğraf çektirmeme trendidir aldı başını gidiyor. İlgili kişinin diğer fotoğrafları için önümüzdeki günleri bekleyin lütfen.
Neden mi ?
Canım öyle istedi de o yüzden...
Geçtiğimiz yılın Ağustos ayında, sitemize bol bol konuk olmuştu kendileri...
Bekleyin...

Dün öğlen saatlerinde yapılan organizasyondan bir parça...Biliyorum teşkilat bana kızacak, bu da ne diyecek, benim emeğim yok mu diyecek ?
Ama dur sen de sabret, gün doğmadan neler doğarmış. Soğanları da ince ince kıysaydın belki de bugün en baş köşede sen olurdan ha ?
Ne dersin Sırrı ?

Dikkkaaat ! Esas duruş. Karşınızda üstad ! Yani C…

BİR TÖRENDİR ÇİĞKÖFTE

Çiğköfte garip bir yiyecektir. Garipliği neresinde ?
Çiğköfteyi ya sevenler ve hatta hastası olanlar vardır ya da ayy hayatta yiyemem nassı yioursunuz deyip, arabesk bir yiyecek olarak görenler vardır.
Yani örneğin efendim varsa bi de çiğköfte alayım biçiminde bir sipariş verilmez.

Çünkü çiğköfte ya vardır, varlığı bilinir ve hatta onun için restorana gidilir ya da çiğ köfte yoktur ve bilinir, eh zaten onun için de o yere gidilmez.
Sizlere çiğköftenin tarifinden, içindeki bin bir çeşit baharattan, bilimsel olarak çiğköftenin insan bünyesine zararlı olup olmadığından bahsetmeyeceğim.
Ya da daha et konulmadan, sadece bulgur, soğan, salça ve diğer binbir çeşit baharatla oluşturduğu doyumsuz lezzetten de bahsetmeyeceğim…
Sokakta satılan çiğköftelerden bahsedeceğim.

Dikkâtle dinleyin...
Geçtiğimiz yıllarda basına yansıyan bir haberde, İzmir’de sokakta satılan çiğköfteden yiyerek zehirlenen bir aileden bahsediyordu.

Zehirlenmeye sebep de, çiğköfteye kim bilir bilmem ne eti katılmasından dolayı bi…

UYKU ŞART !

Yoğun ve yorgun geçen bir günün akşamı...Şehir dışında bir otel odasındayız. Soyunulup dökünülmüş.
uyusana be olum artık !
19 Mart 2006 Pazar...Asıl ben size teşekkür ederim çocuklar...