Ana içeriğe atla

BERELİYİM BEN BEYAZ BERELİ, HAYDİ BENİ YAKALAYIN !


Bu yazıyı 21 Ocak 2007 Pazar sabahı saat 05:30 sularında kaleme alıyorum.
Milyonlar uykuda olmasına rağmen, bir çok televizyon kanalı şu anda O.S.’nin uçakla İstanbul’a getirilişinin haberini canlı veriyor.
Baştan açıklık getireyim.

Basın Kanunu 21.maddesi c bendi gereği O.S. diyorum.
Bir cümle ile kanun şöyle diyor :
Basın Kanunu, madde 21/c bendi :
c) Onsekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının, kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlar birmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır.
Minik ama önemli ayrıntıdan sonra devam ediyorum.
Fail 17 yaşında.
Ortaokulu anca bitirebilmiş.
İşsiz.
Yaş gayet uygun.
Henüz 18 olmamış, yani reşit değil.
Tam sınırda.
Şimdi gelelim Agos Gazetesine.
Süreli yayınların ve hatta radikal süreli yayınların bir çoğunu takip etseniz bile, özel bir çaba sarf etmedikçe alıp okuma olasılığınızın çok da yüksek olmadığı bir gazete.
Seneler önce Beyoğlu Metropol kitapevinde dergi ve gazeteleri karıştırırken tesadüfen gördüğüm bir gazeteydi.
Öyle bir gazete ki, yaşadığınız ülkedeki toplumsal olaylara ne kadar duyarlı olursanız olun,
herhangi bir zamanda, herhangi bir şekilde tesadüfen bile olsa elinize geçip, okuma fırsatı bulmanızın çok zor olduğu bir gazete.
Bir de Hrant Dink’e bakalım.
Cinayetten sonra basın yayın organlarının da ısrarla altını çizdiği gibi, kendisi bir entelektüel.
Ama belirli kesimler dışında çok da bilindik bir isim değil…
Ülke gerçeklerinden ne kadar uzak olursanız olun, ismine aşina olmaktan kurtulamayacağınız isimler vardır.
Örnek vermeye gerek yok.
Dink ise öyle bir isim değil.
Ezici bir çoğunluğun, cinayetten hemen sonra ismini ancak duyduğuna şahit olduğum bir isim.
Şimdi parçaları birleştirmeye çalışalım.
Bir tarafta ortaokul mezunu bir genç.
Sanırım İstanbul’da da yaşamıyor.
Daha 17 yaşında.
Fikri anlamda tam da olgunluğa erişmemiş.
Karşı tarafta ise, sadece belirli bir çevrenin yakından tanıdığı bir isim.
Uluslar arası haber ajansları tarafından bile Türkiye'li bir entelektüel olarak tanımlanıyor.
Evet fiziken tetiği belki O.S.çekti.
Doğrudur.
Ancak şu da bir gerçek ki, fail ile maktül arasında tanımlanamaz, anlamlandırılamaz ve hiçbir analitik düzlemde kavuşturamadığım derin bir uçurum hissediyorum.
İnanıyorum ülke olarak bu meselenin altından kalkacağız ve ülkemizin zarar görmesini de engelleyeceğiz.
Ancak galiba bu sefer işimiz biraz zor.
Hele hele, ‘buradayım !’ ‘fark edin beni !’ der gibi kullanılan beyaz bere var ya !
Bu işte, bir iş var diyorum.
Daha da başka bir şey demiyorum.
İyi pazarlar efendim.
Sabrın sonu ile...
9 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...