Ana içeriğe atla

KAYAN YILDIZ : İSMAİL CEM...


Hepinizin hayran olduğu ya da ayrıcalıklı bir yere koyduğu isimler vardır.

Özel isimlerdir bunlar ve niçin özel olduklarını en iyi yalnız siz bilirsiniz. Bir sanatçı, bir politikacı, bir şarkıcı…

Yarım saat önce öğrendik ki, İsmail Cem hayatını kaybetmiş.

Ona bir politikacı, bir devlet adamı gözüyle bakabilirsiniz ya da TRT Genel Müdürlüğü yaptığı dönemden bakıp bir basın mensubu olarak da nitelendirebilirsiniz.

Ben niçin onu ayrıcalıklı bir yere koyuyorum ?

Üniversite yıllarında sosyal demokrasinin, kulaktan dolma değil, gerçek anlamda ne olduğunu merak ettiğim dönemlerde araştırma yapmaya başlamış ve bir sürprizle karşılaşmıştım. Gezmediğim kitapçı kalmamış ve teorik bir düzenlilikte, didaktik bir kalitede tek bir kaynak bulamamıştım.

Benim gözümden kaçmış ya da fark edememiş olabilirim diye düşündüğüm için araştırmalarımı daha da derinleştirmiş ama buna rağmen sosyal demokrasinin ne olduğunu anlatan adam gibi tek bir kitap görememiştim.

Literatür kurudu herhalde diye düşünmüşken…

İsmail Cem’in kitabı ile karşılaştığımda işte aradığım bu dediğim anı dün gibi hatırlıyorum.

Kitabının tam adı, Sosyal Demokrasi ya da Demokratik Sosyalizm Nedir Ne Değildir ve Türkiye’ de Olabilirliği.

Evet ismi uzun ama ya içeriği ?

Kısa bir anlatım, özlü bir sınıflandırma, akademik bir dil ama gayet anlaşılır. Mavi renkli kapağı hâlâ aklımdadır.

Elbette çok özel niteliklere sahip birisini tek bir yönüyle anmak, sadece tek bir kitabın yazarlığıyla sınırlamak doğru değil.

Kendisini sadece bir yönüyle, kendimce en iyi bildiğim yönüyle anlatmaya çalıştım, ama inanıyorum ki şu andan itibaren tüm Türkiye O’nu farklı bir özelliğiyle anlatacak.

Hepsini birleştirdiğimizde ise dört dörtlük bir İsmail Cem ancak anlatılmış olabilecek.

Son sözüm, bir yıldız daha kaydı.

Beyefendi kişiliği hiç unutulmayacak.

Kendisine Allah’tan râhmet, sevenlerine başsağlığı diliyorum.

Sabrın sonu ile…

8 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...