Ana içeriğe atla

Yeni açılan İstinye Park' tan özgürce alışveriş yapabiliyor musunuz?


İstinye Park, bağışla beni.

Sana gıcıklığımın sebebi; daha sen inşaat hâlinde iken, Sarıyer-Maslak hattında işine gücüne giden İstanbullulara, hassaten sabahları yaşattığın trafik işkencesi değil.

Asıl sebep, ne yazık ki halkımın büyük çoğunluğunun sırf merak için, bir kısmının turistik seyahat için, kimisinin karı kız kesmek, kimisinin de gezi amacıyla seni ziyarete gelmesidir.

Genelde dünya ve özelde de Türkiye iktisadi bir buhrandan geçiyorken, gelir dağılımında adaletsizlik artık olağan hâle gelmişken, kaç insanımız gelip senden rahatlıkla alışveriş yapabiliyor anlamış değilim.

Gelir dağılımında adaletsizlik dedim ama, Prof. Osman Altuğ hocamın dediği gibi, ‘artık gelir dağılımında da adaletsizlik yok, çünkü artık dağıtılacak gelir yok!’

Bu arada, sen nasıl alışveriş merkezisin anlamadım.

Benim bildiğim merkez, çemberin merkezi gibi olmalıdır.

Yani merkez denilen şey, tıpkı çemberdeki gibi çevresindeki her noktaya eşit uzaklıkta olmalıdır.

Sense güya merkezsin.

Peki çevrendeki herkese uzaklığın eşit mi?

Hiç sanmam!

Halkımızın altımışbeş milyonuna yakınının, özgürce gidip alışveriş yapabilecek harcama gücüne sahip olmadığı ve adı da alışveriş merkezi olan bir bina, abide gibi dikilmiş olsa da, beni hiç keyiflendirmiyor.

Ne kadar şaşaalı bir görüntün olsa da bu sonuç değişmiyor anlayacağın.

Bugüne kadar değil senin kapından içeri girmek, günde onyüzbinmilyonkez de önünden geçsem, kafamı çevirip sana bakmayacağımdan emin olabilirsin.

Bahse konu düşüncelerim, kan kardeşlerin ve aynı zamanda da, seninle aynı saz ekibinden olan kanyon, manyon, ak merkez, gak merkez adlı alışveriş merkezleri için de geçerlidir.

Hatta bu ülkede kimileri, ‘ne yapalım kardeşim, kazanıyoruz alıyoruz’ diyebilir.

Tamam, servet düşmanlığı yapmıyoruz. Ancak zaten pahalı olanlar neyse de, öyle ürünler var ki, fiyatını duyduğunda insanların gözleri yuvalarından dışarı fırlayacakmış gibi oluyor.

Farzımuhal ; kan kardeşin olan kanyon mağazasından 20 bin YTL’ye çanta alınabiliyorsa ve bu rakam 46 asgari ücretlinin bir aylık alın terine karşılık geliyorsa, amuda kalkıp değil, oturup düşünmek gerekir.

Hülâsa dostum, senin müdavimlerin incinecek olsa da, sana da, kan kardeşlerin olan diğer o abide gibi dikilen içi kof, ülke gerçeğinden uzak ve kopuk betonarme yapılarınıza da ifrit oluyorum.

Hem de ziyadesiyle…

Ayrıca ne yazık ki, bünyendeki halkla ilişkiler departmanında çalışanlar bile, İstinye Park isminin içinde neden ‘park’ kelimesinin geçtiğini bilmiyor!

Sabrın sonu ile
3 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...