Ana içeriğe atla

Marjinal olsam, bir de parmakla gösterilsem


Aman farklı olalım, aman marjinal olalım.

Aman herkesler bizi tanısın, parmakla gösterilelim. Aman gıyabımızda herkes bizden bahsetsin, kulaklarımızı çınlatsınlar.

Bazen öyle abartalım ki, reklamın iyisi kötüsü olmaz cihetinden, zıvanadan bile çıkabilelim. Aman hayatta bir iz bırakalım.
Sosyalleşelim, coşalım, paylaşımcı olalım, âlemlere akalım, aktivitelere katılalım…

Cemiyette konuştuk mu birileri ağzımızın içine baksın, kültür zehirlenmesine uğrayalım, uğratalım. Herkes akıl danışsın.

Olsun da olsun…

Pekâlâ, bu kazanımları elde etmek için fedâkârlık var mı bir de ona bakalım. Sadece en çok satan ya da duymak istediklerini yazan kitapları okursan bu olmaz.

Kusmadan, iğrenmeden sana ters kitaplara da elini uzatacaksın. Herkesin okuduğu gazeteyi okuyup papağan gibi ezbere konuşursan olmaz.

Sana ters bir gazeteyi de alıp okumayı bileceksin. Niye mi?

Farkında değil misin?

Bir tartışma anında senin sunacağın tüm argümanları karşındaki bilirken, sen sabit fikirliliğinden ötürü, onun ne söyleyeceğini bile bilmiyorsun. Her defasında hazırlıksız yakalanıyorsun.

Çünkü karşındakinle aynı kaynaktan beslenmiyorsun. O ise senin yaşam damarlarının kılcallarının beslendiği kaynakları en az senin kadar okumuş. Senin standart söylemlerini hatmetmiş.

Çünkü senin okuduğun tüm gazeteleri o da okuyor.

Üye olduğun tüm mail gruplarına o da üye. Bu yüzden de bir tartışma anında küt diye kucağına oturuyorsun adamın.

Marjinal olacağım derken, bozuk plağın gönüllü tamirciliği rolünü omuzlarına yüklersen olmaz.
Üretmen gerekir. Ne üretirsen üret. İstersen boncuktan kuş, inciden kolye yap. Ama üret. Mal üret, hizmet üret. Bir şey üret.

Hem kıçını koltuğa yayacak dizi seyredeceksin, hem de sürünün bir parçası olduğun için şikâyet edeceksin.

“Ya aslında ben bu sürüden değilim de…” diye kendini şehvetle okşayacaksın. Bir fark yaratman gerekecek ama kusura bakma bu kendiliğinden olmayacak. Bu payeyi sana kimse vermeyecektir.

Sen tırnaklarınla söküp alacaksın bunu yaşamın ciğerinden. Otobüste, serviste kafanı cama yaslayıp uyumayacaksın. Eline bir şeyler alıp okuyacaksın.

Sadece bu sayede, günde yirmi dakikadan haftada yüz dakika ayda dört yüz dakika eder ki, kesintisiz, soluksuz ekstradan elde edilmiş ayda yaklaşık yedi saat demektir.

Hem dizi seyredeceksin, bazen de akşamdan tavuk gibi yatacak sabah da kış uykusundan uyanmaya çalışan canlılar gibi miskin miskin gerineceksin.

Yolda iki üç satır okuma imkânın varken uyumayı ya da karşı şeritteki trene bakmayı tercih edeceksin.

Me-se-nen hep açık olacak, ota boka selam vereceksin, vâktini öyle böyle, tırı vırı işlerde harcayacaksın. Sonra da farklı olmak isteyeceksin. Yok öyle yağma.

Yazacaksın, çizeceksin, okuyacaksın, biriktireceksin, kültürel sermayeni geliştirecek ve farklı olduğunu yalnızca iddia değil, ispat da edeceksin.

Sabrın sonu ile
1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...