Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mayıs, 2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

CHP' YE NE YAPTIĞINIZIN FARKINDA MISINIZ ?

(fotoğraf: Derya Sazak )


Sen benim her şeyimsin. Kulağa çok hoş gelen bu cümle, sözgelimi bir ilişkide sağlıklı bir birlikteliğe işaret eder mi?

Aslında, hiç de sağlıklı bir birlikteliği çağrıştırmaz. Eşler birbirinin ‘birçok şeyi’ olmalıdır ancak ‘her şeyi’ olmamalıdır. Böyle bir ilişki, taraflardan birinin başına bir iş gelmesi durumunda, diğer tarafın ‘her şeyini’ kaybetmesi mânâsına gelecektir.

Gerçek kişilerde gözlemlenen bu sağlıksız ilişki tarzı, tüzel kişilerde, kurumlarda da yaşanabilir. En tehlikelisi de bu ilahlaştırılmış, kültleştirilmiş teveccühün, ülkedeki bir siyasi partiye hasredilmesidir.

Laiklik, demokratlık, sosyal adaleti savunma, hele hele rejimin teminatı olma gibi değerlerin CHP’ ye yüklenmesi, başta CHP’nin, sonra da Cumhuriyet’in hücrelerine zarar vermektedir. Çünkü rejimin teminatı ve temsilcisi olmak gibi ulvi bir anlamı yüklediğiniz bir siyasi partiden, statükoyu kıracak politikalar bekleyemezsiniz.

CHP’nin statükocu belli kalıplarda düşünmek zorunda bırakılması…

BEN SÖYLÜYORUM DA, BAKALIM MİLLİYET'TEN SES GELECEK Mİ?

Hiç şüphe yok, Milliyet’in hayatımdaki yeri, diğer tüm gazetelerden farklıdır. Gazete bayiine gidip gazete alırken, O’nu gördüğümde, daha farklı bir psikolojiyle elimi uzatırım gazete tezgâhına…

Ucundan köşesinden de olsa, orada yazıyorumdur çünkü. Özellikle, geçtiğimiz yıllarda birkaç yazım da Milliyet’in Pazar günleri çıkan İnsan Kaynakları ekinde yayınlanmıştı ki, keyfimin şahikalarında gezindiğimi dün gibi hatırlarım.

Geçtiğimiz günlerde 'Başkası yapabilir ama Milliyet yapamaz' başlıklı bir yazı yazıp, gazetede tespit edebildiğim bazı baskı-yazım hatalarına dikkat çekmek istemiştim. Topu topu üç beş taneydi. Ancak...

İstemeye istemeye olsa da bugün yine aynı şeyi yapmak zorundayım. Ama ne yazık ki hata sayısı üstel fonksiyon hızıyla artmış. 28 Mayıs 2010 tarihli, yani dünkü Milliyet’i okuduğumda karşılaştığım baskı, imlâ ve kelime hatalarını okuyacaksınız birazdan.

Amacım, benim de bir parçası olduğum Milliyet’in, her ne kadar sıfır hata imkânsız olsa da, hiç değilse sıfıra ya…

BENİM YAPTIĞIMA BAKARAK TECAVÜZ DİYEBİLİRSİNİZ

(fotoğraf: Melih Aşık)

Bir terör örgütü lideri asılsa hiç kimsenin kafası karışmaz. Kafası karışmayacağı gibi, birisine‘ adam asıldı, asılma gerekçesini biliyor musunuz?’ diye soru sorulsa, suratınıza bön bön bakar.

Ya da,‘benimle alay mı ediyorsun, adam terör örgütünün lideriydi ve bu yüzden asıldı tabii ki’ diye cevap alırsınız.
Çıkan sonuç şu; idam cezası o kadar ciddi bir cezadır ki; politikayla ya da güncel meselelerle ilgilenmeyen en basit, sığ adamlar bile idam edilen kişinin niçin idam edildiğini can alıcı ‘bir cümle’ ile ifade edebilirler.

27 Mayıs 1960 İhtilâli neticesinde asılarak öldürülen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan niçin asıldı?

Bazı soruların tek bir cevabı yoktur elbette. Ancak bu soru, bir başbakan ve iki arkadaşının idam edilmesiyle ilgiliyse ve bu başbakan, bir ülkenin seçimle iş başına gelmiş ilk başbakanıysa,‘yok demokrasiyi askıya almışlardı, yok başlarına buyruk işler yapıyorlardı’ gibi, içi her şekilde doldurulmaya müsait, muğlak gerekçeler …

KILIÇDAROĞLU'NUN KUCAĞINDAKİ ŞEY

(Fotoğraf: Hasan Cemal)

Her koyun kendi bacağından asılır.

İşte anayasada yer alan ‘suç ve cezaların şahsiliği prensibi’ de buna yakın bir anlam taşıyor. İşlediğiniz suçtan ya da alacağınız cezadan siz sorumlusunuzdur bir başkası değil. Bu arada ‘asılır’ dedim ancak, tarihimizde bundan tam 50 yıl önce bugün yaşanan 27 Mayıs 1960 ihtilâli neticesinde ‘asılarak’ öldürülen Adnan Menderes ve iki arkadaşının asılması konusuna bu yazımda değinmeyeceğim.

Günün mânâ derinliğine binaen sadece bir cümleyle de olsa 27 Mayıs 1960 ihtilâline değinmiş olup, yazımın asıl konusuna dönüyorum.

Kaset ve Baykal meselesiyle ilgili ‘ayrıntıya girmek istemiyorum’ demiş Hasan Cemal. Sahiden de ayrıntısı, hiç de ahlâki olmayan bir mecraya çekebilir bu tartışmayı. Zaten sanırım o yüzden girmemiş. Ancak ayrıntıya girmese de bir vurgusu var Hasan Cemal’in.

Önümüzdeki dönemde Kılıçdaroğlu’nun çözeceği problemlere ek olarak, Baykal ile ilgili de sorun yaşayacağının mesajını veriyor.

Ayrıntıya girmek istemiyorum. Ancak, …

KANYON'DAKİ GENÇ KIZLAR

(foto: Devrim Sevimay)

Aslında iki farklı karmaşık çelişkili durum var.

Bunlardan birincisini, Tuna Kiremitçi detaylı olarak örneklendirmiş. Kanyon Alışveriş Merkezi’nde yemek yediği esnada bir olaya şahit olmuş. Temizlik görevlisi olarak görev yapan Kürt olduğu belli bir gencin elindeki çöp arabası devrilmiş, çöplerin ortalığa saçılmasıyla şık giyimli iki genç kız makara kukara gülmeye başlamışlar ve bakın olayı gören Tuna Kiremitçi aynı masada yemek yediği arkadaşına dönerek ve temizlikçi çocuğu kastederek şöyle demiş :

Bu çocuk yarın AKP’ ye oy verecek, dedim. Ona gülen kızlar da CHP’ ye oy verecekler. Bu yüzden AKP kazanacak seçimi. (Kumdan Kaleler, Asıl Maç Şimdi Başlıyor, Tuna Kiretmitçi, Cumhuriyet, 24 Mayıs 2010)

Dönelim madalyonun ikinci yüzüne.

Milliyet’ten Devrim Sevimay, CHP Parti Meclisi’ne seçilen Prof. Dr. Sencer Ayata’ya sorular yöneltmiş. Ayata’ya göre, mühendisler, öğretmenler, hemşireler, finans örgütlerinde çalışanlar ve hatta satış elemanları da dahil, bunlar gibi birç…

BİR KASET NELERE KADİRMİŞ?

(foto: Fikret Bila)

Daha yazımın başında, minik bir parantez açarak da olsa, değinmeden geçmeyeyim. Bütün Türkiye, yayın ve basın camiasıyla el ele, kol kola vermiş Kılıçdaroğlu’nun ayakkabı numarasından, kan gurubuna kadar her şeyi didik didik ediyor. Böyle bir ortamda karambole gitmiş gibi görünse de, Rahşan Ecevit’in, CHP Kurultay’ının ilk günü, salonda, rahmetli Bülent Ecevit’i kastederek söylediği; ‘Ecevit de burada !’ cümlesi, DSP’nin şu anki Genel Başkanı Masum Türker’in ve DSP’ye gönül verenlerin maruz kaldığı hiç de şık olmayan bir cümledir, diyor ve parantezi kapatıyorum.

Evin yetişkin üç miskin çocuğu salondaki koltuklarda yayılmışlar da yayılmışlar, öylece oturuyorlar. Büyük koltuğu ise baba kapmış. O da uzanmış öylece televizyona bakıyor. Sonra annelerinin uyanmış olduğunu ve mutfağa girdiğini fark ediyorlar. Ne olduysa o anda oluyor. Salondaki miskin kitle bir anda aşka geliyor ve koro hâlinde anneye sesleniyor ‘ gelirken bize su getirir misin?’

Meğer ev halkı susuzluktan k…

TÜRK İCADI -ENSEST SOL- ZEHİRİ VE KILIÇDAROĞLU ' NUN BUNA PANZEHİR OLUP OLAMAYACAĞI

(foto: Güngör Uras )


Dünya sol hareketine ve literatürüne Türk icadı olarak geçecek ensest sol kavramı, adı üzerinde solun ensest bir hâl almış şeklidir.

Ensest sol konusuna ilgi duyan okuyucularımız, konuyla ilgili detaylı bilgileri ve teorik çözümlemeleri,Ensest Sol, Konjonktürel Sol ve 10 Aralık Hareketi adlı makalemizden alabilirler.

Şimdi de, dünkü tarihi CHP kurultayına dönelim.

Güngör Uras’ın dediği gibi, tuttuğumuz takımın gol attığı her futbol maçını "tarihi karşılaşma!"olarak kabul ede ede tarihi ucuzlattık. ( Putin ile 20, Medvedev ile 17 anlaşma, Tamamı Tarihi (!), Güngör Uras, Milliyet, 14 Mayıs 2010 )

Güngör Uras kızacak ancak dünkü CHP kurultayı sahiden de tarihiydi. Çünkü özellikle CHP’nin son bir kaç yıl içerisinde takındığı ensest sol tutumundan ötürü, sosyalist devrimci Türk solu, CHP ile arasına ciddi bir mesafe koymuştu.

Hoş, bu resmi tersten okuyup, CHP’ de zaten sosyalist devrimci Türk soluyla arasına mesafe koymuştu da diyebilirsiniz.

Nasıl değerlendirirsek …

KILIÇDAROĞLU'NUN İMAJ VE HİTABET DANIŞMANINA ACİL İHTİYACI VARDIR

(foto: Emre Aköz )


Meslekten olanlar zaten çok iyi bilirler hesap uzmanlığını.

Bir maliyecinin ihtisas sahası içerisinde ulaşabileceği zirve bir meslektir hesap uzmanlığı. Maliye Bakanlığı’na bağlısınızdır ancak mesleğinizde kavuşabileceğiniz bir süper pozisyon, bir rezonans hâlindesinizdir. Uzatmayayım; en iyi sizsinizdir.

Devleti, işleyiş mekanizmasını, bürokrasiyi, vergi mevzuatını memlektte en iyi siz bilirsiniz. Altını çizerek, hiç imtina etmeden bir de tersten söyleyeyim; sizden daha iyi bilen birisi yoktur!

Zaten bu yüzden Maliye Bakanlığı’nın her yıl açtığı hesap uzmanlığı sınavını kazanan aday sayısı bir elin parmağını geçmez. IQ’ sü yüksek ve iktisadi, mali literatürü yutmuş kişilerin bulunamadığı, yani sınavı kazanan kimsenin olmadığı yıllar bile olmuştur.

Eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın kendinden emin, bilgiç, bazen de müstehzi tavırlarının altında yatan sebep, hiç şüphem yok ki, eski bir hesap uzmanı olmasıydı. O dönem, en radikal İslami tandanslı gazetelerde bile Unakıta…

MELİH AŞIK BU YAZIMI OKUR MU ?

(foto: Melih Aşık)

İntihal yani aşırma. Tabi aşırma kibarcası.

Söz konusu, entelektüel nazik bir saha olduğu için suçlamanın ifadesi de aynı nezakette oluyor. O yüzden aşırma deniliyor.

Aslında buna hırsızlıkta diyebilirsiniz. Bilindik anlamda hırsızlıkta mal mülk çalınırken, intihalde de, birisinin akademik değerli bir yazısını aşırıyorsunuz. Çalıyorsunuz.

Dedik ya, saha nazik olduğu için suçlama da nazik şekilde yapılıyor. Aşırma deniliyor.

Melih Aşık’ın bugünkü köşesine ‘intihal rezaleti’ başlığıyla taşıdığı olay, iddiaya göre aynen şöyle.

YÖK Yürütme Kurulu üyesi olan Prof. Dr. İzzet Özgenç’in 1997 yılında hazırladığı doçentlik çalışması, büyük ölçüde, Almanya’nın Osnabrück Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hans Achenbach’ın 1974 yılında Berlin’de yayımlatılmış bulunan “Historische und dogmatische Grundlagen der strafrechtssystematischen Schuldlehre” isimli eserinden alınmıştır. (Melih Aşık, Milliyet, 20 Mayıs 2010)

Üzerinde konuşulacak bir şey yok. İddia da olsa her şey net.

İntihal eşitler ar…

DEMOKRAT PARTİ, TOPRAK AĞALARININ TOPRAKLARINI KURTARMA HAMLESİ MİYDİ ?

(fotoğraf: Melih Aşık)
Atatürk daha 1930 yılında, genç cumhuriyetin tek bir partiyle, CHP ile idare ediliyor olmasından ciddi rahatsızlık duyuyordu. Bunun ne anlama gelebileceğini, sonraki yıllarda nasıl yorumlanabileceğini, dış dünyada bir diktatörlük gibi nasıl algılanabileceğimizi çok iyi bildiğinden olsa gerek…

Önce 1924’de TCF (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) kuruldu. Ülkeyi yöneten CHP’ nin karşısına TCF çıktı. Olmadı, henüz hazır değildik ve o yüzden TCF kapatıldı. Yöneticilerinden bazıları idam sehpalarında yargılandı. Sonra 1930’da SCF (Serbest Cumhuriyet Fırkası) kuruldu.

Hem de Atatürk’ün talebiyle ve hatta emriyle kuruldu. Hatta Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın ismini bile bizzat Atatürk kendisi koydu. İşte Atatürk’ün emri ve isteğiyle, sırf Cumhuriyet Halk Partisi’ne muhalefet etmesi için kurdurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Aydın il Başkanı ise, tanıdığınız bir isimdi. Râhmetli Adnan Menderes.

Yani Adnan Menderes’in muhalefeti aslında daha o zamandan vardı. Doğrudur…

DENİZ BAYKAL VE ÖLME SEVGİLİ EŞEĞİM NE OLUR ÖLME

( foto: Fikret Bila )


Önce şu işin adını bir koyalım. Ayıpsa ayıp, kusursa kusur. Günahsa da günah…

Sen ayıbını, kusurunu, günahını gizli yapmış, sağda solda anlatmamış, prim toplamaya çalışmamışsan…

Kitlelerin sana öykünmesini engelleyecek şekilde de bu işi reklam boyutuna taşımamışsan…Kusurunu yüzüne vuran edepsiz, hayasızdır.

Bu işin adını böylece koyduktan sonra devam edelim. Deniz Baykal şaşırttı ve şaşırtmaya da devam ediyor. Fikret Bila ile yaptığı konuşmada, önce istifa eğilimi taşımadığı yönünde bir izlenim yaratıyor.( Fikret Bila, 09 Mayıs 2010, Milliyet)

Sonra istifa ediyor.Yani şaşırtıyor. Sadece o zaman değil, kameraların karşısına geçip, istifasını açıkladığı konuşmasında da, önce istifa etmeyeceği zannını oluşturacak duygusal iklimin oluştuğu bir ortam yaratıyor.

Çok değil, konuşmanın sonlarına doğru istifa ettiğini açıklıyor. Yani şaşırtıyor.

Fikret Bila ile yaptığı son konuşması ise insanı yine şaşırtan, çelişkili irrasyonel karmaşıklıklarla yüklü bir kör düğüm.

Niye mi?

Şu an…

BEN ERKEĞİM SEN NESİN ?

(fotoğraf: Nilay Yılmaz)

Türkiye Basketbol Federasyonu, geçen hafta aldığı bir kararla, yeni sezonda Bayanlar Ligi’nin adını Kadınlar Ligi olarak değiştireceğini açıklamış.

Nilay Yılmaz ise konuyu köşesine taşıyarak kadın-bayan tartışmasını tekrar gündeme taşımış. Konuyla ilgili, boks, halter, atletizm, bisiklet, okçuluk, kayak, jimnastik, masa tenisi ve voleybol federasyonu başkanlarının açıklamalarını okudum.(Milliyet Spor, 14 Mayıs 2010, sf.29)

Dedim belki bir tanesi Allah rızası için şu işe adam gibi bir yorum getirmiştir de tartışma belli ölçüde sonlanmıştır. Ancak okuduğum kadarıyla hepsi bu konuyu “gündelik ilişkilerdeki hitap şekli" bağlamında değerlendirmişler. Çok yazık tabii ki…
Bu yüzden de, önümüzdeki dönemde bu konuya da diğer bir çok konuda olduğu gibi temcit pilavı muamelesi yapılacağı muhakkak. Dikkatle bakıldığında fark edileceği gibi, kadın kelimesine yüklenen farklı iki anlam vardır.

Birincisi, gündelik ilişkilerdeki hitap çerçevesindeki sıradan, dar anlamı. Burada…

Deniz Baykal, Adnan Menderes'in yakasına yapıştı mı?

Deniz Baykal, gençlik yıllarında dönemin başbakanı Adnan Menderes’in yakasına yapıştı mı, yapışmadı mı?

Hem de Kızılay’ın tam göbeğinde.

Türk siyasi tarihinde uzun yıllardır tartışılagelen ve belli bir yaşın üstündeki kesimlerce sıklıkla dile getirilen bir söylentidir bu. Söylentidir, çünkü esasen bu, işin dedikodu boyutudur. Siyasi bir efsane...

Belli bir yaşın üstündeki değil de altındaki biri olarak ben, bunu neye dayanarak söylüyorum?

O dönemleri anlatan hiçbir ciddi kitapta bu olaydan bahsedilmez, bahsedilse bile mealen şu şekilde ifade edilir de ondan :

Bir söylentiye göre, o dönem Adnan Menderes’in yakasına yapışan o gencin Deniz Baykal olduğu iddia edilir.

Hepsi bir kenara, Güneri Civaoğlu’nun dünkü yazısında da ifade ettiği gibi : Deniz Baykal ile bu konuyu da konuşmuştuk. Kesinlikle gerçek dışı olduğunu vurgulayarak cevap vermişti. (Güneri Civaoğlu, Milliyet, 13 Mayıs 2010)

Görüldüğü gibi, olayı gerçekleştirdiği iddia edilen Deniz Baykal, iddianın gerçek dışı olduğunu, kesin bir di…

Başkası yapabilir ama Milliyet yapamaz

Dünya Gazetesi’ni fırsat buldukça alır okurum. Sadece ekonomiyle ilgili haberler yayınladığı için, ağırlıklı olarak finans-bankacılık ve iş dünyasınca tercih edilir.

Bir kaç yıl önce ilk okumaya başladığımda basit baskı hataları ile karşılaşmıştım.

Önceleri şaşırmıştım ancak daha sonra bunun gazetenin biraz da olağan durumu olduğunu anlamaya başlamış çok da üzerinde durmamıştım. Hâlen de durmuyorum.

Ancak bu tip baskı ya da kelime hatalarını tirajı nispeten çok daha yüksek günlük gazetelerimizde görmek pek mümkün değildir. Söz gelimi Milliyet’de bu tip hatalar göremezsiniz..

Profesyonel ellerde titizlikle hazırlandığı, ilgililerin bu iş için yoğun emek sarfettiklerini, gazeteyi elinize alıp okumaya başladığınızda hemen fark edersiniz.

Zaten, bugüne kadar neredeyse herhangi bir hatayla da hiç karşılaşmamıştım. Ancak 13 Mayıs 2010 tarihli yani bugünkü Milliyet'i elime aldığımda şaşırdım.

16.sayfadaki Aslı Aydıntaşbaş’ın yazısını okuyorum. Yazının başlığı ‘Batı muhalefet aç’.

Daha ilk cümle…

Taksim Meydanı'nın ismi 1 Mayıs Meydanı olabilir mi?

Taksim Meydanı’nın adının 1 Mayıs meydanı olarak değiştirilmesi konusu gündemde. Zaten bu talebin ilk ciddi sinyalleri, 1 Mayıs 2010 Cumartesi günü Taksim Meydanındaki kutlamalar esnasında kürsüden dillendirilmişti.

Açıkça ilân etmeseler de, kimi çevrelerde, bak işte, özgürlüklerin sonu yoktur elini verirsen kolunu kaptırırsın , verdikleri kavga sonucunda önce meydanı kutlamalara açtırdılar, şimdi de ismini değiştirecekler şeklinde muhafazakâr bir tutum var.

Çok şükür ki artık Kızıl Meydan’da ABD askerleri boy gösteriyor da, komünizm tehlikesi kimsenin dudaklarını uçuklatmıyor.
Yani ciddi çevrelerde, bu işin sonu bir yerlere varacak endişesini kimse taşımıyor.

Ancak yine de, değişik gerekçelerle de olsa, böyle bir şeyin olmaması gerektiği yönünde görüş bildirenler de yok değil.

İlginç olan iki nokta var.
Birincisi, bilinmektedir ki 1 Mayıs, aslen Marksist solun, şeklen de Türk sosyal demokratlarının (!) temel argümanlarındandır.

Taksim Meydanı’nın isminin 1 Mayıs Meydanı olarak değiştirilmes…
Cumartesi şöyle bir İstinye yapalım dedik...
Ekip toplandı, gündemdeki sıcak konular hararetle tartışıldı.

Bu da bizim Doğan Aydın***Nam-ı diğer : BEYGİR

Kabataş mezuniyetinden 2 yıl sonraydı. 1994 senesi.
Bizim Beygir lakaplı arkadaşımız 2352 Doğan Aydın( şimdilerde öğrenci yurdu müdürlüğü yapıyor, aman öğrenciler duymasın, karizma dağılmasın, mesleki itibarı sarsılmasın) bana bir Ramazan Bayramı tebriği göndermişti. Tabi PC'lerle iletişim yaygın olmadığı için hâlâ bu şekilde irtibat kuruyorduk birbirimizle...
Hep gülerdi Doğan. Tarih hocamız Emel Hanım tahtaya kaldırırdı, Otlukbeli'ni sorardı, o ise canı ne isterse tarihten bir kesit...İşte onu anlatırdı.
Hepimizi güldürürdü...
Sonra tahtadaki öğrenciye, hocada şayet kastırmıyorsa yapılan sataşmalar ise işin en zevkli tarafıydı.
Biz de ona sataşırdık tahtadayken.
Böyle bordomsu bir ceketi vardı.
Hey gidi günler, fikr-i firar oldum sabah sabah...
Kartta yazdıkları zaten herşeyi anlatıyor..
Sabrın sonu ile