Ana içeriğe atla

DEMOKRAT PARTİ, TOPRAK AĞALARININ TOPRAKLARINI KURTARMA HAMLESİ MİYDİ ?

(fotoğraf: Melih Aşık)
Atatürk daha 1930 yılında, genç cumhuriyetin tek bir partiyle, CHP ile idare ediliyor olmasından ciddi rahatsızlık duyuyordu. Bunun ne anlama gelebileceğini, sonraki yıllarda nasıl yorumlanabileceğini, dış dünyada bir diktatörlük gibi nasıl algılanabileceğimizi çok iyi bildiğinden olsa gerek…

Önce 1924’de TCF (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) kuruldu. Ülkeyi yöneten CHP’ nin karşısına TCF çıktı. Olmadı, henüz hazır değildik ve o yüzden TCF kapatıldı. Yöneticilerinden bazıları idam sehpalarında yargılandı. Sonra 1930’da SCF (Serbest Cumhuriyet Fırkası) kuruldu.

Hem de Atatürk’ün talebiyle ve hatta emriyle kuruldu. Hatta Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın ismini bile bizzat Atatürk kendisi koydu. İşte Atatürk’ün emri ve isteğiyle, sırf Cumhuriyet Halk Partisi’ne muhalefet etmesi için kurdurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Aydın il Başkanı ise, tanıdığınız bir isimdi. Râhmetli Adnan Menderes.

Yani Adnan Menderes’in muhalefeti aslında daha o zamandan vardı. Doğrudur, mizaç olarak öyle yanındakileri ezip geçen, kendini öne çıkaran bir yapısı falan da yoktu. Hatta Şevket Süreyya Aydemir, Menderes'in Dramı adlı eserinin birçok yerinde, Menderes’in belli belirsiz ağlama nöbetlerine nasıl tutulduğundan ve yalnızlığından bahseder.

Hep yalnız kalmış ve gerçek sevgiyi bulamamış olsa da, zannedildiğinin aksine öyle sakin sakin oturan bir adam da değildi Adnan Menderes.

Serbest Cumhuriyet Fırkası, sonradan bir muhalefet hatta toplumsal muhalefet odağına dönüştüğünden, akıbeti Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi oldu ve o da kapatıldı. İçlerinden bir çoğu da, tilkinin dönüp dolaşacağı yer misâli CHP’ye dönüş yaptı.

İşte Adnan Menderes’de aslında muhalif Serbest Cumhuriyet Fırkası geleneğinden geliyor olsa da Atatürk’ün üstü açık desteği ve yardımıyla Ankara’ya, hem de CHP kadrosundan meclise girdi.

Zaten Adnan Menderes, Atatürk’ün kendisini nasıl keşfettiğini yakın çevresine her zaman söylemiştir. Menderes, Celal Bayar’ın muhalefet merkezi haline gelen evinde, Refik Koraltan ve aynı zamanda edebiyat tarihçisi de olan Fuad Köprülü ile birlikte kuvvetli bir dörtlü muhalif güç oluşturmuştu.

1944 bütçesinin görüşüldüğü meclis oturumunda CHP hükümetinin politikalarını eleştiren de yine Celal Bayar olmuştu.

Evet, Adnan Menderes mecliste görüşülen Toprak Reformu'na karşı çıkmıştır hatta bunun faşistlik olduğunu da söylemiştir ancak Melih Aşığın önceki gün köşesinde aktardığı şekliyle “Demokrat Parti hareketi aslında bir demokrasi kıvılcımı değil, toprak ağalarının topraklarını kurtarma hamlesidir…DP’nin 1946’daki doğumu, demokrasi kılıfına sarılmış bir toprak kurtarma çabasıdır….” (Melih Aşık, 15 Mayıs 2010, Milliyet, sf.17) görüşüne katılmak mümkün değildir.

Bakın bu görüşe takılıp kalmak, hangi tarihsel gerçeği görmemek anlamına gelir?

Atatürk’ün ekip yeşertmeye çalıştığı çok partili hayata geçiş paradigmasını inkâr etmek anlamına gelir. Çünkü son tahlilde Demokrat Parti böyle bir paradigma geleneğinin hayata geçmiş, cisimleşmiş bir hâlidir.

Demokrat Parti’nin muhalif Millet Partisi’ni kapatmasından tutunda, Demokratların rakibi Osman Bölükbaşı’yı seçtiler diye Kırşehir’i ilçe hâline getirmesine kadar tabii ki yanlışları da olmuştur.[1]

Ancak DP'nin 1950-1960 arasında iktidarda bulunduğu on yıllık süre içinde sevaplarının yanında günahlarının da olması başka bir şeydir...1946’daki doğumunun köklerini 1930’lar Türkiye’sine inmeden, demokrasi kılıfına sarılmış bir toprak kurtarma çabası gibi komik bir gerekçeye hasretmek, ise bambaşka bir şey.

Sabrın sonu ile

Bibliyografya:

[1] 27 Mayıs İhtilâli ve Sebepleri, Görüp Yaşadıklarım, Çağdaş Türkiye’nin İç Siyaset Tarihi Araştırmalarına Katkı, (La Révolution militaire de 1960 en Turquie (Ses origines) Contribution a l’étude de l’histoire politique intérieure de la Turquie contemporaine) Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, Çeviren Cemal Aydın, Yağmur Yayınları, İstanbul 2006, sf.24
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...