Ana içeriğe atla

Faber Castell firması, lütfen dolmakalemimi geri verin !


Faber Castell !

Kendimi bildim bileli sen varsın. Bir kalem markası olduğunu bilmeyen yok. Çocuktum, ilkokuldaydım, senin kalemlerin vardı. Sonra ben büyüdüm sen hâlâ varsın. İyi ki varsın demek isterdim. Ama canımı çok sıktın.

Dolmakalem ve tükenmez kalem tutkum vardır ama bunun senle de konumuzla da şu anda ilgisi yok.

15 Ağustos 2009 Cumartesi günü senin dolmakalemlerinden, yani Faber Castell marka bir dolmakalem satın aldım. Kredi kartına sekiz taksitle.

Sirkeci’de senin bayiliğini de yapan yetkili satıcın İkbal Kitabevi’nden hem de…

Bak Faber Castell, benim canım çok sıkıldı. Ne oldu biliyor musun?

Satın aldığım o senin dolmakalemin, Şubat 2010’ da, yani daha taksitleri bitmeden arıza yaptı. Çevirerek açılan o kapak görevi gören parçanın içindeki plastik dişler sıyırmış ve kapak kapanmıyor. Kullanıcı kaynaklı bir arıza değil merak etme, yere falan da düşürmedim.

Gözüm gibi bakarım kalemime...Hemen satın aldığım Sirkeci’deki İkbal Kitabevi’ne gittim. Bir teslim fişi yazdılar. Kalemimi alıp fişi bana verdiler.

Bu fişin üzerindeki tarihi merak ediyor musun Faber? Söyleyeyim, 27/02/2010

Neredeyse altmış gün olacak. Bir daha söyleyeyim mi ? Altmış gün !

Kristof Kolomb bu kadarlık sürede Hindistandan Amerika’ya giderdi. Yolda da Filipinler’e uğrar, bir hafta da tatil yapardı.

Benim kalem galiba daha hâlâ senin merkezine ulaşmamış. Merkezin neredeyse? Faber Castell tamir merkezi midir, kontrol merkezi midir ? Neyse artık.

Bak Faber, birkaç kere İkbal Kitabevi’ne uğradım. Sadece satıcı olduklarını bu işi çözse çözse senin çözebileceğini söylediler. Canım artık iyiden iyiye sıkılmaya başlıyor Faber. Bana yardımcı ol lütfen. Hem koca bir devsin, dünya markasısın, hem de böyle prestij ve itibar sarsıcı işler hiç iyi olmuyor. Bilesin. Nasıl oluyor da böyle şeyler yaşanmasına göz yumuyorsun anlamış da değilim.

Bu arada yazılarımı bazen klavye ile değil, senin dolmakaleminle yazıyordum ki, bu da şu aralar yazılarımı askıya almama sebep oldu. İnsanların köşe yazılarımı da okuyamamasına dolaylı olarak sebep oluyorsun ama farkında değilsin Faber Castell!

Uzatmadan, elimdeki teslim fişinde İkbal Kitabevi’nin telefonu da var. İşine yararsa vereyim, çünkü sen onlara ulaşamıyorsun galiba. Ulaşsaydın şimdiye kadar sorunumu çoktan çözmüş olurdun. 0-212-511 50 10

Üzerinde ayrıca 148210 Kahverengi Koyu diye de not var. Ha bir de adım soyadım ve burada kamuoyuna açıklayamayacağım GSM numaram var.

Şimdilik ilişkilerimizi yine güzel tutalım ne sen beni sinirlendir ne ben seni.

Ama lütfen benim kalemimi geri ver !

Kalemimi, geri ver. Sağlam bir şekilde !

Sabrın sonu ile
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...