Ana içeriğe atla

KILIÇDAROĞLU'NUN İMAJ VE HİTABET DANIŞMANINA ACİL İHTİYACI VARDIR

(foto: Emre Aköz )


Meslekten olanlar zaten çok iyi bilirler hesap uzmanlığını.

Bir maliyecinin ihtisas sahası içerisinde ulaşabileceği zirve bir meslektir hesap uzmanlığı. Maliye Bakanlığı’na bağlısınızdır ancak mesleğinizde kavuşabileceğiniz bir süper pozisyon, bir rezonans hâlindesinizdir. Uzatmayayım; en iyi sizsinizdir.

Devleti, işleyiş mekanizmasını, bürokrasiyi, vergi mevzuatını memlektte en iyi siz bilirsiniz. Altını çizerek, hiç imtina etmeden bir de tersten söyleyeyim; sizden daha iyi bilen birisi yoktur!

Zaten bu yüzden Maliye Bakanlığı’nın her yıl açtığı hesap uzmanlığı sınavını kazanan aday sayısı bir elin parmağını geçmez. IQ’ sü yüksek ve iktisadi, mali literatürü yutmuş kişilerin bulunamadığı, yani sınavı kazanan kimsenin olmadığı yıllar bile olmuştur.

Eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın kendinden emin, bilgiç, bazen de müstehzi tavırlarının altında yatan sebep, hiç şüphem yok ki, eski bir hesap uzmanı olmasıydı. O dönem, en radikal İslami tandanslı gazetelerde bile Unakıtan’ın tavırlarını eleştiren yazılar yazılıyordu. O ise basın toplantılarında ‘karşınızda işi bilmeyen yok, biz bu meslekten geldik, işi biliriz’ türünden cümleler kuruyordu, kendinden emin bir şekilde.

Gelelim konumuza. İşte eski bir hesap uzmanı olan Kemal Kılıçdaroğlu, kalkmış sanki stajyer bir ticaret lisesi öğrencisi gibi çıkmış ekrana, Fatih Altaylı’nın karşısında meâlen şöyle söylüyor:
‘Ben o kadar da tecrübeli değilim. Deniz Bey’den bir çok konuda fikir alabilirim, o bu işleri daha iyi bilir, genel olarak o kadar da uzman değilim, yeniyim. Bazı konularda eksikliklerim var…’

Ya anladık Sayın Kılıçdaroğlu, alçak gönüllüsünüz de, olmaz ki, böyle de söylenmez ki...

Diyeceksiniz ki; ne var bunda, adam özeleştirisini vermiş. İyi de bazen öyle anlar ve konjonktürel evreler vardır ki, beyanat vermeden önce iki kez düşünülmesi gerekir. Ortalık zaten toz duman, kasetler patlamış, cumhuriyetin kurucu partisi tarihinde görülmemiş bir süreç yaşıyor…İhanetler, skandallar, arkadan hançerlemeler, CHP’nin temel jargonu olmuş.

Rakipler sinsi pusuda...

Kemal Kılıçdaroğlu ise hiç söylenmemesi gereken laflar ediyor. İşi bilmese gam yemeyeceğim. Konuşsam olmuyor, sussam gönül razı değil ikilemindeyim.

Kılıçdaroğlu böyle konuşunca bakın başkaları da ne söylüyor : Diyelim ki Kemal Bey aday oldu ve kazandı. Partiyi alıp götürebilir mi? Yani başkan olur da lider olabilir mi? Bence olmaz. Bugüne kadar ortaya üç beş yolsuzluk dosyası atmasının dışında ne yaptı Kılıçdaroğlu? Hiç !..( Başkan olur da, lider olabilir mi? Emre Aköz, 18 Mayıs 2010, Sabah)

Bir yöneticinin söylediği gibi, Kılıçdaroğlu yolsuzluk konularında sürekli konuştu. Fakat örneğin Kıbrıs, Ermeni sorunu, uluslar arası ilişkiler gibi ulusal sorunlarda bir konuşma yaptığına tanık olmadık.
(Destekler, Köstekler?, Cüneyt Arcayürek, 18 Mayıs 2010, Cumhuriyet)

Türk insanı, kendinden olanı, bizden olanı daima tercih etmiştir. Bu noktada Kılıçdaroğlu’nun mülayim mutemet kılıklı adam imajı ilk anda ona avantaj sağlayacak gibi görünse de…Aynı Türk insanı kendinden olan iki kişi arasından, mülayim mutemet kılıklı olanı değil, yine kendinden olanı ancak "hitabet yeteneği yüksek, karizmatik görünen, gerektiğinde masaya vurabilmesini bileni" tercih edecektir.

Hesap uzmanlığının yanında, müsteşarlık, genel müdürlük yapmış Kılıçdaroğlu’nun bilgisel donanımına laf söyletmem. Ama acilen imaj, estetik, retorik konusunda bir baş danışmana ihtiyacı var.

Özellikle Kılıçdaroğlu-Baykal-kaset triosundaki kafa karışıklığından ötürü net bir şeyler yazamayıp, bugünkü CHP kurultayını bekleyen basındaki köşe yazarlarının olduğu bir evrede...

Sabrın sonu ile
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...