Ana içeriğe atla

MELİH AŞIK BU YAZIMI OKUR MU ?

(foto: Melih Aşık)

İntihal yani aşırma. Tabi aşırma kibarcası.

Söz konusu, entelektüel nazik bir saha olduğu için suçlamanın ifadesi de aynı nezakette oluyor. O yüzden aşırma deniliyor.

Aslında buna hırsızlıkta diyebilirsiniz. Bilindik anlamda hırsızlıkta mal mülk çalınırken, intihalde de, birisinin akademik değerli bir yazısını aşırıyorsunuz. Çalıyorsunuz.

Dedik ya, saha nazik olduğu için suçlama da nazik şekilde yapılıyor. Aşırma deniliyor.

Melih Aşık’ın bugünkü köşesine ‘intihal rezaleti’ başlığıyla taşıdığı olay, iddiaya göre aynen şöyle.

YÖK Yürütme Kurulu üyesi olan Prof. Dr. İzzet Özgenç’in 1997 yılında hazırladığı doçentlik çalışması, büyük ölçüde, Almanya’nın Osnabrück Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hans Achenbach’ın 1974 yılında Berlin’de yayımlatılmış bulunan “Historische und dogmatische Grundlagen der strafrechtssystematischen Schuldlehre” isimli eserinden alınmıştır. (Melih Aşık, Milliyet, 20 Mayıs 2010)

Üzerinde konuşulacak bir şey yok. İddia da olsa her şey net.

İntihal eşitler arasında ya da birbirine yakın akademik unvanı haiz kişiler arasında oluyor. Bir doçent başka bir doçentin, bir profesör de başka bir profesörün yazısını çalıyor.

Nitekim Melih Aşık’ın köşesine taşıdığı olayda bu türden bir olay. Bir profesör başka bir profesörün yazısını çalmış.

Peki bir tıp doçenti, ulusal bir gazetenin okurlarına açtığı sayfalardaki bir okurun yazı dizisini, noktasına virgülüne dokunmadan alıp, hastanesinin bülteninde ve web sayfasında yayınlatırsa bu intihalin kralı olmaz mı? Hem bu bir iddia falan da değil, aynıyla vaki.

Bence intihalin kralı olur çünkü ortada birbirinin eşiti olmayan farklı kulvardaki iki kişi vardır. Biri bir tıp doçenti, diğeri de bir gazetenin okurlarına açtığı sayfalarda yazan bir yazar.

Sevgili Melih Aşık; o tıp doçenti Balıklı Rum Hastanesi ‘nden Doç.Dr. Ayhan Kalyoncu’dur.

O gazete ise Milliyet’tir. Okurlarına açtığı sayfalarda yazan yazar da, bu sayfalarda yazan bendeniz oluyorum.

Bir bomba daha patlatayım mı? Ben psikyatr falan da değilim. Ortada eşitler arası bir durum da yok yani.

Konu, annenin erkek çocuğuna sapkın bağlılığı olan ‘Jocasta Kompleksi’ konusuydu ve 2007 yılında bu sayfalarda dört bölümlük yazı dizisi yazmıştım. Daha ilginci, o güne kadar Türkiye’de, Jocasta Kompleksi konusuyla ilgili benim tespit edebildiğim tek bir makale bile yayınlanmamıştı.

Doç. Dr. Ayhan Kalyoncu’ya o dönem telefonla not bırakmıştım. Sonra beni aramıştı. Ama hırsızlık olayını önemsiz gibi göstermeye çalıştığında iyice sinirlenmiştim.

Bu köşede konuyla ilgili birkaç kez de yazı yayınlamıştım.

Ama anlaşılan o ki, olması gereken olmamış, mesele haber değeri bile taşımamıştı.

Umarım hiç kimse değil ama hiç değilse Melih Bey, o yazımı mutlaka okur.

Bugünkü köşe yazısında konunun ciddiyetini kusursuz aktardığından, muhatap olarak onu seçmenin uygun olduğunu düşündüm.

Sabrın sonu ile
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …