Ana içeriğe atla

AKLINIZDAN BİLE GEÇİRMEYİN


Milliyet’teki ‘Şeytanın gör dediği’ isimli köşesinde okurlarıyla buluşuyor Çetin Altan.

Kendisi, dünyanın en çok köşe yazısı yazmış yazarları arasında da aynı zamanda. Eh Türkiye' de yazar olunca cezaevinde yatmamış olması düşünülemez.
83 yaşında.

Sürekli takip etmeye çalışıyorum kendisini. Bir ömür marksist dünya görüşü eksenli mücadele verip, hep teyakkuz hâlinde olan ve silahlı ilâhlarla başa çıkmaya çalışan Çetin Altan. Askeri mahkemelerde yargılandı, hapislerde yattı.
Türk siyasi tarihindeki arşivlerde yer alan, işçi eylemlerindeki ve mitinglerindeki uzun saçlı gençlik hâli geliyor gözümün önüne.
Sonra oğlu Ahmet Altan geliyor aklıma…Oğul Ahmet Altan’ın, günümüzde Taraf gazetesinde sürdürdüğü çizginin arkasında vatana ihanet suçlamasını ya da Amerikan ajanlığını aramak ne derece doğrudur acaba?

Göz ardı edilmemelidir ki; önceki günlerde BDP’ ye tavrını koyan ve onlara karşı öfke dolu bir yazı yazıp, röportaj için bile BDP ile görüşmek istemediğini söyleyen bir Ahmet Altan var karşımızda.
Reşadiye saldırısından sonra gazetesi ‘PKK her iki halkın da düşmanı’ diye manşet atan ve şiddeti çözüm olarak görüp, uzlaşmaz bir tavır sergilediği için PKK’ya karşı tavır alıp, ROJ TV ‘ de üstü kapalı ölümle tehdit edilen bir Ahmet Altan var karşımızda…

Teknolojik her türlü imkâna rağmen, delillendirilemeyen, belgelendirilemeyen en ağır ithamlar uçuşuyor ortalıkta. Şövenizm orijinli-tahrik gücü yüksek sıfatlı bir düşman yaratıp, tu kaka ilân etmek, aslında artık eskisi kadar prim yapmıyor.

Ancak bu ülkede, yazılarında ortaya attıkları rasyonel tezlere aynı akılcılıkla cevap verilemeyen yazarlar, ilkel içgüdülerin tetiklediği bir irrasyonellikle hain, ajan ya da terörist ilan edilebiliyor!
Sadece yazarlar için değil. Aynı tutum, konuştuğunda karşı tarafa aktarmaya çalıştığı rasyonel tezlere aynı akılcılıkla cevap verilemeyen konuşmacılar için de geçerli. Onlar da hain ya da ajan. Hâ bir de bazen terörist!
Mail grubunda fikir alışverişinde bulunduğumuz arkadaşlarımdan bir tanesine diyorum ki : ' Cesaretin varsa google a girip Hantepe yaz.'
Cevap gecikmiyor arkadaştan ; google a girip Hantepe yazdığımda karşıma çıkan iddiaların doğruluğunu bana nasıl ispatlayabilirsin?

İyi de kardeşim, cesaret gösterip haber metinlerini okuyup fotoğraflara bir baksan, karşılaştığın şeyin iddia değil, ispatlanmış resmi vesika ve görüntüler olduğunu anlayacaksın. Bu sayede de izan dışı reflekslerin gelişmeyecek.
Devlet geleneğimizden gelen bu, ajan, hain suçlaması şeklinde tezahür eden irrasyonel refleks, ne yazık ki bugün de hâlâ bazı kesimlerce sahiplenilebiliyor.

Hem de bu geleneğin eski sahipleri bile, sıfat yakıştırma kolaycılığındaki sığlığı fark edip bir tarafa bırakmışken…

Böyle bir gelenekten gelip, sonra da bu düşüncelerin yanlışlığını fark eden, son günlerde patlattığı bomba kitabıyla ortalığı alt üst eden Türkiye’nin kara kutusu Hanefi Avcı bakın neler diyor son kitabında:

Mesleğe yeni başladığım Mersin’de görev yaptığım yıllarda, benim için sistemin ve rejmin muhalifi olan; devleti, orduyu ve polisi eleştiren herkes kötü niyetli, hain ve ajandı. Tüm solcular Rus ajanı ve vatan haini idi, onlara en ağır ceza verilmeliydi. [1]

Çok şükür ki, Hanefi Avcı o gün vatan haini, Rus ajanı dediği insanların inançları uğruna katlandıkları fedakârlıklara şahit olduktan ve onlarla kurduğu temaslardan sonra artık öyle düşünmediğini, kendisinde bu bakış açısıyla ilgili bir değişim olduğunu kitabının ilerleyen sayfalarında kabul ediyor.

Ama sevmediği köşe yazarlarını ya da meselâ bazı şarkıları dışında hiçbir özelliğine sempati duymadığım o ünlü türkücüyü teröristlikle suçlayıp, işin içinden çıkma kolaycılığına sığınma işini sürdürenler hâlâ var bugün.

Şimdi tehlikeli bir soru geliyor; neden bazı kurumların eleştirilmesi, yalnızca bizim ülkemizde vatana ihanetle eş değer görülüyor?

‘Efendim bizim ülkemizin özel şartları var da o yüzden.’

O zaman tehlikeli bir soru daha geliyor; tüm ülkelerin normal şartları varken, neden benim ülkemin adını bile tam koyamadığımız şartları özel?

Normal şartlara sahip yabancı birçok ülke, vatandaşlarına kendilerine özel hissettirebiliyorken, özel şartlara sahip ülkemizin vatandaşları neden kendisini normal hissediyor?

Özel şartlarla kurulmuş bir ülkede normal bir vatandaş muamelesi görmektense, normal şartlarla kurulmuş bir ülkede özel vatandaş muamelesi görmek istemekte bir yanlışlık mı var?

Son tahlilde; daha güneydoğuda terör, PKK yokken, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası, mezbaha olarak adlandırılan Diyarbakır Cezaevi’ndeki sistematik zulüm, işkence ve mahkûmlara insan boku yedirilmesi uygulamalarıyla, Türkiye’nin dünya cezaevleri tarihi literatürüne adının altın harflerle ( ! ) yazdırılmasına sebep olan 12 Eylül darbecilerinin faşist bir zihniyetle hazırladıkları anayasaya hayır.

12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak referandumdaki tarihsel değişimeyse, bu yüzden evet.

Hâ, google a girip ‘Hantepe’ yazamıyorsanız, ‘Diyarbakır Cezaevi’ diye yazmayı aklınızdan bile geçirmeyin.

Sabrın sonu ile

Bibliyografya:
Haliçte Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat, Hanefi Avcı, Angora Yayınları, İstanbul, 5.baskı, sf.8
1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...