Ana içeriğe atla

SUÇÜSTÜ !


Georges Politzer, entelektüelizmin şahikalarında yaşamış, eytişimsel özdekçiliğin kitabını yazmış bir fikir adamıdır.
Alman faşisti Nazilerin kurşunlarıyla da hayatını kaybetmiştir.

Felsefenin Temel İlkeleri adlı eserindeyse, diyalektiğin ikinci özelliğinin evrensel değişme ve sürekli gelişme kanunu olduğuna vurgu yapmıştır.
Bir diğer deyişle değişmeyen tek şeyin, değişimin kendisi olduğu gerçeğini detaylı bir şekilde irdelemiştir.
Antikçağ da bile pantha rei şeklinde dillendirilen evrensel değişme ve sürekli gelişme kanunu, hiç şüphesiz gerçekliğini bugün de korumaktadır. Yani günümüzde de her şey bir değişme ve gelişme hâlindedir.

Türkân Şoray’la Cüneyt Arkın’ın eski filmlerine bakınız, benzer senaryoları günümüzde artık göremezsiniz. Fakir ama onurlu bir genç ile zengin kızın hikâyesini anlatan bir film bugün çekilmiş olsa hiç kimsenin dikkatini çekmez.
Herhangi bir Anadolu şehrimizin banliyösünde ergenlik dönemini yeni atlatmış evde koca bekleyen genç kızlarımızın bile…

Sadece sinema filmlerinde değil, tiyatro sahnesinde de klasik oyun şablonlarının dışına çıkılmıştır artık. Çok Güzel Hareketler Bunlar, Cem Yılmaz gösterileri, Komedi Dünyası, stand-up lar...
Hepsinin sahneye konuluş biçimleri, tarzları, sunum şekilleri hem birbirlerinden hem de sabık oyun şekillerinden farklıdır.

Peki değişim kavramının bu felsefik ve rasyonel zorunluluğuna rağmen, küresel güçler nasıl olur da ülkemiz üzerinde hâlâ o klasik, avantür senaryoları içeren kirli oyunları çekinmeden sahnelemeye kalkıyorlar ? Anlamak mümkün değil.

Bu halk yemiyor artık kardeşi kardeşe düşürme amaçlı, yıllardır değişmeyen senaryolarınızı.

Siyaset bilimi, komplo teorisi denilen önemli bir kategoriyle bu kadar iç içeyken, hak arama bilinci bu kadar gelişmişken, provokasyonlara karşı halkta gelişen farkındalık düzeyi eşik zorlaması yaşarken…Birileri hâlâ ülkeyi karıştırmaya kalkışırken…

Ana kuzuları şehadet şerbeti içerken…

Etnik diskriminisyon temelli olarak, Kürt mahalleri basılırken…

Ey memleketi karıştırmaya çalışan müseccel bozguncular, değiştirin artık bu klasik senaryolarınızı. Hem tutmuyor, hem de Hatay Dörtyol'da olduğu gibi artık hemen deşifre oluyor.
Evet deşifre oluyorsunuz ve götünüzü artık herkes görüyor.

Birbirine kışkırtmak istediğiniz iki halkın öfkesinde boğulacaksınız günü geldiğinde.
Beklediğiniz o iç savaş hiç gelmeyecek ve acele kan aranıyor anonslarında kimse kimsenin nüfusa kayıtlı olduğu il ile ilgilenmemeye devam edecek.
Bu başka bir şeydir, et tırnak klişesinin ötesinde bambaşka bir şey.

Kitleleri harekete geçiren, kışkırtıcı ve ajitatif eylem bölükleri, aradan uzun zaman geçtikten sonra, tarihsel sürecin dayatması sonucu anca deşifre olurdu eskiden…Bugün artık her şey değişti.

İçini ağzına kadar kardeş kanıyla doldurdukları bombaları ellerinde patlıyor artık. Hem de bir oyun tezgâhlayıp sahneye koyduklarının ertesi günü. Bazen de aynı gün.

Hem de suçüstü…

Sabrın sonu ile




Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …