Ana içeriğe atla

DEVLET BÜYÜKLERİNE SÖVME HÜRRİYETİ



Saçım sakalım öyle ağarmış falan değil. Hoş ağaracak saçım da yok ya…Bu yüzden yaşam tecrübelerimin zamansal yetersizliğini ileri sürerek söyleyeceklerimi dikkate almama hakkınızı sonuna kadar kullanabilirsiniz.

Ancak yıllardır şekillendirmeye çalıştığım kendime göre de olsa, hayata karşı bir duruşum ve onu kavrayışım var. Tıpkı sizin de hayata karşı bir duruşunuz ve onu özel bir kavrayış şekliniz olduğu gibi.

Çocuk diyebileceğim yaşımdan beri günlük siyasi mülâhazaları -o dönem anlamasam da- izlemeye, yaşım biraz ilerledikten sonra da bunu sosyal psikolojiyle birleştirerek tahliller yapmaya çalıştım.

Sadece bu sayfalarda iki yüzün üzerinde köşe yazım yayınlandı. Hatalı tespitlerim de mutlaka olmuştur.

Ergenlik, öğrencilik ve gençliğimin ilk yıllarında akıllara zarar aceleci ve sabırsız birisiydim. Ancak kıçıma giren kazıkların sonunda öğrendiğim şey; aceleciliğin ve sabırsızlığın insana en büyük zararı verdiği, ahmakça hırsların insanın canını çok yaktığıydı.

Daha da ileri gideyim; bu tutum özel hayatımdaki başarısızlıklara da sirayet etti.

Sonra başka şeyler de gördüm bu zaman içerisinde. Kim ki kısa vadeli küçük hesaplar yapıp, anlık mutluluklar yaşıyorsa inanınız ama inanınız orta ve uzun vadede hep mutsuz, üstüne üstlük başarısız olmuştur.

Bunu delillendirmeme gerek var mı ? Her gün şahit olduğunuz yaşam pratiğiniz buna en büyük delil değil midir zaten?

Hâ bir de şunu gördüm, kim ki baskı görmüş,haksız yere alay konusu olmuş, hafife alınmış; kısa vadede anlık olarak hep itibar kaybetmiş gibi görünse de, budanan ağaç gibi olmuş aslında.

Önce taraftar toplamış, sonra da gür bir seda ile ya başa geçmiş ya da öyle veya böyle sözü dinlenen olmuş. Ya da iade-i itibar edilmişlerdir.

Lafı dolandırmaya gerek yok, şâyet bu ülkede yaşıyorsanız neyi kastettiğimi anlıyorsunuzdur. Muhtar bile olamaz dediğimiz kişinin bugün geldiği noktaya bakın.

Üç beş çapulcu dediğimiz örgütün bizleri sürüklediği mecraya, başımıza ne işler açtığına bakın.

Hâ onlar için, ABD ajanı, terörist, bölücü, gerici kanı bozuklar… Daha bir dolu insan dilinin telaffuz sahasına girmemiş sıfatlar söyleniyor. Zaten konu, acziyetten kaynaklanan, meselenin bu hakaret yönü.

Bu yazıyı yazmama sebep olan itki; 12 Eylül 2010’ da yapılacak referandum öncesi kaynağı belirsiz psikolojik harekât merkezlerinden, organize ve sistematik olarak yönlendirilen mailler, slayt gösterileri…

Ayrıca bu sanal ortam senaristlerinin, parmak ucu klavye milliyetçilerince hemen sahiplenilmesi.

Diyeceğim o ki; referandum öncesi kararsız ya da tarafsız olan tüm oy kullanıcılar, emin olunuz bu psikolojik harekât merkezli mailleri gördüğünde rotalarını mazlumdan yana,o sanal ortamlarda gıyaplarında mağdur edilen kişilere kırıyorlar.

Kastettiğim, eleştiri yazıları, köşe yazıları asla değildir. Onlar işin olmazsa olmazıdır. Ben, insanlık dışı hakaret içeren organize çalışmalardan bahsediyorum. Önemli devlet adamlarını maymun gibi gösteren hiç de şık olmayan küfür dolu çalışmalardan.

İnsanın aklına, demek ki entelektüel, fikri mânâda yapılacak hiçbir şey kalmamış ki, olay bu noktalara gelmiş diye bir ok saplanıyor.

Peki o zaman bu mailler ne işe yarıyor, kimin ekmeğine yağ sürüyor? Kısa vadede maili okuyan,slaytı izleyen taraftarın hoşuna gidiyor. Duygusal mastürbasyonun şahikalarında, harp galibi muzaffer mareşal kumandan ne hissediyorsa maili okuyan da, yayan da böyle hissediyor.

Buraya kadar güzel de, yukarıda işaret ettiğim gibi, peki uzun vadede kim kazanıyor (!)

Ben 12 Eylül 2010’ daki referandum da evet diyeceğim. Ama hayır diyecek olsaydım, zekâ yüklü fikir içeren mailleri ben de sonuna kadar yaymaya çalışırdım, ancak devlet adamlarını çırılçıplak yaratıklar olarak ya da maymun gibi gösteren mailleri yaymazdım. Kendi dalımı kesip, evetçilere taraftar toplatmazdım da ondan.

Sahi insanlık dışı hakaret içeren ya da muhataplarıyla taşak geçen mailleri neden hep tek bir taraf üretip yayıyor? Bugüne kadar muhalefet cephesi için alaylı bir şekilde hazırlanan mailler gördüm ancak insan bünyesinin zor kaldıracağı hakaretamiz çalışmalara rastlamadım. Karşılaşırsam da aynı olgunlukla lanetlerim.

Son tahlilde; diyeceklerim bunlardır.

Bir sonraki yazım da, çevremdeki insanların %98’inin hayır oyu vermesinin ya da boykot çağrısına uymasının bünyemde yarattığı kaotik ruh hâline değineceğim.

Çok karışık çook.

Sabrın sonu ile
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...